gidenlerin ardından

Yusuf İçin

Bu şiir Yusuf ölmeden yaklaşık iki yıl önce Yusuf için yazılmıştı. Kaskas’ın önünde oturuyorduk. Şiirin yazılması orada başlamıştı. Farkında olmadan demek ki Yusuf’un (bir anlamda) ölümü yazılmıştı.

Yalnızlıktan

Bir telefon çaldı şimdi yalnızlıktan

Bir aşk ki kederi yalnızlık burcunda

Bir aşk,

Ah,

Aynı sokaklarda bir sürgün.

Bir hayat ki tozlu yollarında yalınayak bir koşu

Şıh Muhsin bakkalından Çiçek durağına

Belki burada ben, belki

Domdom Ali

Sonra bir telefon eski günlerden

Pusu Yusuf

Bir aşk, bir yalnızlık, bir acı…

Hayat, kimsesizliğini sınayan bir korkudur

“Ölümden öte köyü” olmayan

Şurada bir yerlerde bir bilet bulsam

Yazlık Akkapı Sinemasına

Daf’a tek yolcu ben

Domdom Ali veya Pusu Yusuf

Ya da bir telefon geç kalmış bir aşktan

Bir bilet daha bulsam

Delikanlılığa belki çocukluğa

Yağmalanmamış bir Ekim sabahına

Bana yeni bir hayat şuradan

Veya Ali’ye

Ya da bir aşk vaktinde gelen bir tren gibi sakin

Bir yalnızlık daha, kederlisinden, Yusuf’a

“Pususu yalnız kendine kurulu bir kimsesizlik”

Bana ya bir bilet şuradan

Portakal bahçelerinde, Yoz’da, sulama kanallarında

Bir Pazar günü veya

Ya da bırakın bir nergis kokusunda bitsin gün

Suçiçekleri gibi bir aşk aksın gitsin

Bana, Ali’ye, Yusuf’a

Sonra…

Bırakın bitsin.

Not: Bu şiir Akkültür’ün Temmuz 2001 tarihli 7. sayısında yayımlanmıştı.

gidenlerin ardından

“bir ağaçtı amcam”

Bir gün gölgesiyle gitti

Toprak evin tahta merdivenlerinde

Birer çocuk biz bir vakitler.

Akşamları portakal bahçelerinden bir hayatta

Günbatımında bir siluet

“bir kasket, bir şalvar, bir ceket”

Küçücük bir dünyada kocaman bir hayat…

Çıkagelirdi bir masal dünyasından akşamlar.

Akşamlar portakal çiçeği kokardı…

Şimdi bir incir ağacının yerinde,

Zeytinler, asmalar altında

Yanı başında kendi eliyle diktiklerinin,

Gölgesi taş sokakta, zeytinlerde, portakal bahçesinde, işte asmada

Ama amcam,

Bir akşam gölgesiyle gitti

–küçük halamın dediği gibi-

Önünde sonunda

“aslında uzun bir rüyaydı yaşamak…”

Ve

Bitti…

pazar sabahı

Pazar sabahları daha erken kalkılırdı. Uyku da neymiş. Erkenden Şıh Muhsin’den veya Ahmet Amca’dan zeytin akmek alınırdı, kahvaltıya temel katık. Evin bahçesindeki işler yapılırdı; yaban otlarını yolma, çiçekleri sulama vs… Futbol oynamaya gitme derdindeki dünyamız bu gereksiz(!) işleri algılamazdı, sevmezdi:)

Sonra işler bitince ver elini okul bahçesi veya belli, seyip, Mıdık sahası ya da berberlerin sahası, yoz… Bize top oynayacak yer mi yok: Pusu Yusuf, Cik Hüseyin, Can, İbo, Tekin, Tufan, Garip, Fikret, Domdom Ali, Sifon Seyfi, Yılmaz, Bedri gelirdi Havuzlubahçe’den, Atilla, Semih, Melih, Erdal, Temin, Ertan, kilosundan dolayı kaleye giren veya ofsaytta bekleyen Suntay, Hakan, Hayati…yazlık Akkapı sinemasının arkasındaki arsada oynadığımız o iddialı maçlar. Asker Bilal’in kahvesindeki müşterilerin oyunu bırakıp o enfes maçları izlemesi, Asker Bilal’in bu işe biraz bozulması…

Akkapı’da bir pazar günü böyle başlar ve anlattığım gibi biterdi bizim küçük, dertsiz tasasız dünyamızda.

Şimdi zıraatın oradan Çiçek durağına doğru yürümeye başlasak

O güzelim zamanlarda kalmış senelerin birkaç dakikasına rastlar mıyız

Yusuf’a, Semih’e ah çok uzaklara gidenlere, varken kaybolmuşlara,

gol oldu olmadı kavgalarına,

kulle oynamalarına, kasnaklılara

kederi kendinde saklı bir pazar akşamına…

eski zamanlar

Bir parça portakal kabuğu avucumda

Geçmişe bir bilet…

Çerçi’nin bahçesindeki havuz,

Ceviz ağacının altında serseri çocukluğumuz,

Dardağan ağaçlarında bir savaş,

Yanık buğday tarlalarında futbol,

Portakal bahçelerinde biten gün…

Sonbaharda seyircisi azalan yazlık sinema,

Şıh Muhsin bakkalında tahta kanepe,

Unutmaya başladığımız şarkılar,

Ah, büyüyen yalnızlık

Sonra sonra,

Daha kırılgan hayatlar, sonra sonra…