iki arkadaş

1985 senesi filan. Akkapı’da bir oymacı atölyesi. Melih, Fikret, Semih, Sifon Seyfi, Domdom Ali… aynı tezgahın etrafında çalışılırdı. Delikanlılık yılları, derdimiz o güne dairdi. Hayat hakiki yüzünü henüz bize göstermemişti.

Önceleri Müslüm Babayı sonraları hem Müslüm Babayı hem de Ahmet Kaya’yı dinleyerek geçen günler, haftalar, seneler… Bu iki ayrı tarz bizim isyankar ruhumuzda gayet güzel ve uyumlu bir biçimde birleşmişti.

 Dönüp bakınca, her anı ayrı bir güzellikte zamanlar geçirmişiz meğer, demekten kendimizi alamıyoruz. Belki bu, artık güvenli bir liman olmuş geçmişe sıradan bir özlemdir. Olsun, adını ne koyarsanız koyun, mazi denen kaybolmuş zamanın büyülü bir rengi vardır ve o renk çok güzeldir, veya bir vakit sonra güzel görünür…

Meğer hayat, yalnızca yaşadığımız günden ibaret değilmiş ve onun bir de zalim bir yüzü varmış. Sonra sonra anladık. Anladığımızda Semih dönmemek üzere gitmişti 1991′in Temmuzunda.

Derken hayat daha da zalimleşti, delikanlılık günleri bir hayal oldu. Geçim derdi Melih’i ve Fikret’i gurbet kuşu yaptı. Melih yıllarca Arabistan çöllerinde çalıştı birçoğumuz gibi veya birçoğumuzun yakını gibi. Fikret Almanya’ya gitti ve dönmedi.

Bu fotoğraftakiler 1985 senesinin Melih ve Fikret’idir ( ona Raki Balboa da derdik.). Bize kayıp bir zamandan bakıyorlar, artık unuttuğumuz bir şeyleri düşünerek.

1973

Gülsen ve Sadık. Yıl 1973. Bir akraba düğününe gidilecek. Bu fotoğraf o düğün öncesinden. Ve işte 35 yıl sonrasında şu sanal elemde paylaşılıyor bu güzel fotoğraf.

Sadık Bey yıllar önce rahmetli oldu. Gülsen Hanım, eski İhtiyarı Durağı karşısındaki küçük evinde yaşıyor şimdi.

akkapıspor’dan haberler

Mahallemizin güzide takımı Akkapıspor yazın da boş durmuyor. Antrenör Razık Uzunağaç gözetiminde çalışan takımımız geleceğin futbolcularını arıyor. Biraz klişe bir laf oldu değil mi? Ama hakikaten öyle. Gittik gördük ve de fotoğrafladık. Onlarca futbolcu adayı genç sıkı bir çalışmaya girmiş, o büyülü meşin yuvarlağın peşinden koşuyordu.

Akkapıspor’un amatör liglerde 7 kategoride mücadele ettiğini ifade eden Razık Hocamız, bu 7 kategorideki tüm oyuncularımızın mahallenin-çevrenin çocuklarından seçildiğini belirtti.

Bu pratik uygulama “amatör takımların, kendi yağıyla kavrulma” zorunlu tercihinin bir neticesidir. Aslında her amatör kulüpte olan da budur; çevrendeki futbolcu adaylarını belirle, onları yetiştir-eğit, sonra da profesyonel futbolculuğa bilinçli sporcular olarak yönelt.

Gayet güzel olan kendi tesisinde çalışmalarına yaz futbol okuluyla da devam eden Akkapıspor, bu anlamda geleceğine güvenle bakıyor.

İşte size çalışmalardan fotoğraflar.

Kıran kırana mücadelelerde şık kareler de yakaladık: ))

Biz vaktiyle böyle çim sahalarda oynamak için “yoz”a gitmek zorunda kalırdık. Şimdi mahallenin içinde her şey. Ne güzel…

..neşemiz yerinde…

…yazarın da dediği gibi “gölgede ve güneşte futbol”… ama hep futbol…keyifle ve sportmence…kazanmak için her şeyin mübah olmadığı bir futbol…

mekan

Kaskas’ın yeri uzun zamandır oturup muhabbet ettiğimiz, neredeyse, tek mekandır. Akşamdan gecenin ilerleyen saatlerine kadar oturulur, tatlı sohbetler edilir. Zaten burası hemen hemen hiç boş durmaz. Kaskas’ın divanında farklı saatlerde farklı müdavimler görmek mümkündür. İşte soldan sağa: Metin, Razık ve Kaskas. Yaşayan Efsane Kaskas: ))

Bu arada fonda reklamımızı da yapmışız. Hay Allah.

akkapı/2

Eski Değirmen Durağını geçince, hatta geçmeden yanı başında Oduncu Enver’in evi vardı, hala var. İlerisinde Akkapı’nın eski evlerinden biri heybetiyle duruyordu, ne yazık ki o da zamana direnemedi ve gitti: Fikriye Teyzenin eviydi. Birkaç adım gidince Vırgilin muhiti başlardı. Evlerin arkasında bahçeler, tarlalar, sulama havuzları…

Çocukluk ne büyük ve ne güzel bir ülkeydi. Sınırı yok, zamanı yok, derdi yok…Murathan Mungan’ın dediği gibi:” biz büyüdük ve kirlendi dünya.”  Neyse, sol tarafta Akkapı İlkokuluna yakın bir yerde biten uzun hendek ve bunun arkasında Çerçinin bahçesi… efsane çocukluğumuzun mekanları, sonsuz sandığımız ağaç denizi; hurmalar, narlar, incirler, şeftaliler, yenidünyalar, erikler, kaysılar, elmalar, tabi ki portakallar, mandalinalar, limonlar, turunçlar, derken dardağanlar, kamışlarla dardağan savaşları, yine bu bahçenin ortasındaki sulama havuzu, (daha önce bahsetmiştik bu havuzdan), Ahmet Amcanın bizi kovalayan sesi… Sonra mevsimine göre kulle oynamalar, fırıldak çevirmeler ( şimdi bunlara misket ve topaç desem bana gülersiniz biliyorum fazlaca kibar bulup. Öyle olur gerçekten. Çünkü bizin burada kulle kulledir, fırıldak da fırıldak.) uçurtmalar, ama her zaman futbol maçları… Sonra erkenden giden arkadaşımız Semih… Gidip de dönmeyen hayatlar… (Devam edecek…)

Not: Sizin de onlarca hatıranız ve hikayeniz var Akkapıya dair, biliyoruz. Yazın bize, bunları bu sayfada paylaşalım. (Yorum bölümüne kaydederseniz onları ana sayfaya taşırız.)

kuzenler

Categories: yüzler | No Comments

Eylül ve Zülal. Kuzenler. Eylül, hem Adanaidmanyurdu Bayan Futbol takımının hem de bayan milli takımımızın önemli futbolcularından. Müthiş golcü. Hakikaten. Oynadığı her takımın en değerli gol silahı. Akkapı’dan…

Oynayıp da gol atmadığı maç yok gibi. Onu daha iyi yerlerde görmek dileğiyle…

çerko

Çerko. Mahallenin efsane isimlerindendi. Dönemin Akkapılıları onu çok iyi hatırlar. 60 model chavrolet dolmuşuyla unutulmazlar arasına girmişti. Çerko’nun özelliği ortalama 5 kişilik bir otomobile yaklaşık 15 kişi bindirebilmesiydi. O zamanların ulaşım koşulları içinde bu yoğunluk elzem bir şeydi. Gençler değilse bile orta yaş ve üzeri bu durumu çok iyi hatırlar.

Bir gün trafik polisinin onu durdurduğu, onca insanı bir arabaya sığdırabilmesine şaşırdığı, yolcuları indirip tekrar bindirebilmesi durumunda Çerko’ya ceza yazmayacağını söylediği, Çerko’nun da bu vaad sonunda polise de bir yer yarattığı rivayet edilir.

75 senesinde Çerko ve eşi bir trafik kazasında rahmetli oldu.

Asıl adı mı? Bilmiyoruz. O, Çerko’ydu… Bu yeterdi…

geçmişten bugüne akkapı

Categories: tarihçe | 6 Comments

1400’lü yıllarda küçük bir oba niteliğinde, yerleşim birimi olan Akkapı Mahallesi daha sonraki yıllarda, yine Dağlıoğlu ismini alacak olan, küçük bir yerleşim birimine de oba ismi konulunca, Akkapı Mahallesi büyük oba ismini almış ve bu obalar “Büyük Oba Muhtarlığı” adı altında köy statüsüne girmiş. (Daha önce mahallemizin bir bölümüne Çandıroğlu ismi de verilmiş.) Zaten o yıllarda Adana sadece Tepebağ ve çevresinden oluşuyormuş ki bu kuruluş Ramazanoğulları tarafından oluşturulmuş yerleşim merkezi konumundaymış. Büyük Oba Muhtarlığı, belediye sınırları dışında köy statüsü konumunda olan mahallemiz, cumhuriyetin kuruluşundan sonra belediye sınırına alınarak mahalle statüsüne kavuşturulmuş ve büyük bir çiftlik evinin kapısının beyaz boyalı olmasından esinlenerek Akkapı adını almış. Akkapı Mahallesi sakinleri, daha önce çiftlik, hayvancılık, toprak işçiliği (ırgatlık) ile geçimlerini sağlarmış. Mahalle halkını uzun yıllar yol, iletişim araçları gibi medeni ihtiyaçlardan yoksun bir yaşam sürdürmek zorunda kalmış. Ayrıca okul olmadığı gibi çocukların şehir merkezindeki okullara gönderme imkânından mahrum kalmış, ancak uzun yıllar sonra okula kavuşabilmiş.

Akkapı sakinleri sosyal adalet ilkesine bağlı, sevecen, hoşgörülü ve adil yapısı ile yaşam sürdürmüşler. Halkımız Birinci Dünya Savaşında Yemen, Çanakkale ve Sakarya gibi cephelerde bir hayli şehit verdiği, Fransız İşgali (Kaç Kaç Devri) sırasında Akkapı ve yöresine Fransız işgalcileri girme cesaretini gösteremediği biliniyor. Bu yöre aile reisleri tarafından organize edilen çeteler kurulmuş ve Adana’nın kurtuluşunda büyük katkıları olmuştur. Bu devirde Adana merkezinde ikamet eden birçok aile Akkapı Mahallesine göç etmiş, burada barındırılmış Fransızların işgali sonuçlanana kadar kalmışlar ayrıca tüm ihtiyaçları Akkapı halkı tarafından karşılanmıştır. Bu sürecin sonunda Akkapı halkı birçok alanda ve özellikle eğitim alanında çaba göstererek hayli aşama kaydetmiş. 1928 yılına kadar mahallemizin küçük bir odasında devletin nezareti altında Arapça eğitim veriliyormuş.

Yaşanan yokluk ve sefalete karşın Şeyh Nasır Boğa, kendi avlusunda bulunan büyük bir hangarı okul yapılmak üzere Milli Eğitime tahsis etmiş. Bunun üzerine Milli Eğitim bu okula bir öğretmen göndermiş. Okul, bir arada 1.2.3. sınıf olarak eğitime başlamış, ancak 1934 yılında yıkılmaya mahkûm olan bu binayı takiben halk Yusuf Onursalın iki katlı konağını kiralamış. 1935–1936 yıllarında eğitime burada devam edilmiş. 1937 – 1938 yıllarında Mahmut Nedim Boğa kendi evini ücretsiz tahsis ederek öğretime bu evde devam edilmiş. Aynı süreçte ise Adanalı eski aileler, Arap Alevileri Atatürk’e şikâyet etmişler. Bunun üzerine Atatürk, zamanın Balıkesir milletvekili Ahmet Süreyya Bey’i Adana’ya göndermiş. Ahmet Süreyya Bey Adana’da bir süre kalmış ve Arap Alevi halkı ile tanışmış, birçok insana ilgi göstermiş. Bu süre içinde edindiği bilgileri rapor halinde Atatürk’e sunmuş ve bunun üzerine Atatürk; zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Bey’i yanına alarak Adana’ya gelmiş. Burada bir toplantı düzenlemiş. Şikâyetçi olan ve Arap Alevi halkı ile görüşmüş. Şikâyet eden kişilere hitaben “sizler Arap halkından ne istiyorsunuz? Neden bu halkı şikâyet ediyorsunuz?” diye sorularını sormuş. Aldığı cevap ise “ Efendim; bunlar Arapça konuşuyor, Türkçe bilmiyorlar.”dır. Bunun üzerine Atatürk, Arapça konuşan mahalle ve köylerdeki mevcut okul sayısını öğrenmek istemiş. Aldığı cevap ise olumsuzdur; yani Arap halkının yerleşim yerleri olan köyler ve mahallelerde okul yoktur. Bunun üzerine; “Siz kaç okul açmışsınızda onalar Türkçe öğrenmemiş” der ve bu konuşmadan sonra “Arap Alevilerinin her mahalle ve köylerine okul yapacaksınız” emrini vermiş. Bu gelişmelerin ardından devlet Akkapı İlkokulu’nu inşa etmiş ve öğrenciler yeni yapılan bu okula taşınmış. Öğretim 5. sınıfa kadar yükseltilmiş. İşte Arap Alevilerinin yaşadıkları yerlerdeki okullar ve dolayısıyla Akkapı İlkokulu ( Şimdiki adıyla Şehit Kemal Yüzgeç İlköğretim Okulu ) bu gelişmelerin ürünüdür.

1957 yılında yetersiz kalan Akkapı İlkokulunu takviye etmek, her çocuğa okuma imkânı sağlamak amacıyla halkın dayanışması ve Milli Eğitim‘ in katkısı ile Cemil Nardalı İlkokulu kurulur ve öğretime başlanır. Burada yetişen geçlerin katkısıyla 1965 yılında ‘Adana Halkevi’ ne bağlı bir halk odası kurulmuş, bu oda 1967 yılında Akkapı Halkevi aşamasına getirilmiştir. Akkapı Halk Odası ve takiben Akkapı Halkevi gençlerin yetişmesinde çok yararlı olmuş, bugün Akkapı ve çevresinde üniversiteden mezun olan birçok gencin yetişmesinde emeği geçmiştir. Yol, su, elektrik olmayan mahallemize yine mahalle halkı dönüşümlü olarak günde dört saat ücretsiz çalışarak, şu an hayal bile edilemeyen bir katkı sağlamış, bu dayanışma sayesinde şimdi Şeyh Cemil ( Saydam CD. ) caddesi 1946 da hendekler açılarak toprak yolu yükseltilmiş ve stabilize döşenmiştir. Elektrik ancak 1946 – 1950 yıllarında ana caddeye getirilmiş ve zaman içinde günümüzdeki halini almıştır. Şehir suyu ve kanalizasyon 1975’li yıllarda yapılmış, 1976 yılında yol betonlanmıştır.

İlk olarak Halkevi binasında 1968 yılında P.T.T. ve Sağlık Müdürlüğüne bağlı Ana- Çocuk sağlık ocağı binaları yapılarak hizmete sunulmuştur. Şimdiki Sağlık ocağının yeri eski ve kullanılmayan mezarlık idi. Belediyeden Sağlık Bakanlığına tahsisi yaptırılmış olup 1982 yılında inşaat bitirilmiş ve hizmete sunulmuştur. Ayrıca şu anda inşaatı devam eden meslek lisesi arsası Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait iken Milli Eğitim Bakanlığına devri sağlanmıştır.

Not: Okuduğunuz bilgiler sözlü bilgilere dayanmaktadır. Katkılarından dolayı Sayın Süleyman Akkapulu ve Sayın Süleyman Özgentürk’ e teşekkür ederiz.

Kaynak: AKKÜLTÜR KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ YIL: 1 SAYI: 1 NİSAN –MAYIS

 

pazar sabahı

Categories: sokaklar | 1 Comment

Akkapı’da kimi pazar sabahları bu resimdeki gibi geçer. Evin avlusunda, sokakta veya evin civarında uygun bir yerde toplanılır ailece, uzakta olanlar varsa gelir, belki akşama doğru bir mangal yakılır, yakınken uzak olanlar hasret giderir ve bir pazar günü ertesi günün hafif sıkıntısının başlamasıyla biter.

İşte Ali Dayı, Okan ve Özkan bir pazar sabahı keyfinin hazırlığında.