arapça-türkçe arakesiti/1/

Categories: tarihçe | No Comments

Arapça-Türkçe Arakesiti

Eser Ördem

Arakesit, bu çalışmada bir toplumun Arapçadan Türkçeye geçişi esnasında Arapça ve Türkçe arasında kalan üç nesli tanımlarken kullanılacaktır. Arakesit kavramının literatürde daha çok sözdizim-anlambilim arakesiti çalışmalarında kullanıldığı görülmektedir. Bu çalışmada ise leksikon-çekim ekleri arakesiti olarak kullanılacaktır. Çünkü bu çalışma, leksikonun konuşucularda çok iyi bir düzeyde olmasına rağmen, leksikona eklenen çekim eklerinin kullanılması esnasında bazı zorluklar yaşandığını göstermektedir, böylece leksikon-çekim ekleri, arakesitin yaşandığı bir dönemi vurgulamak için arakesit kavramı kullanılmıştır.

Bu çalışma 1700’lı yılların sonlarında Suriye’den Türkiye’ye göç eden Nusayri toplumunun Türkçe konuşma dil özelliklerine genel bir bakışı içermektedir. Çalışma Adana’nın güneyinde yer alan Akkapı beldesinde yaşayan ana dili Arapça olan konuşucuları içermektedir. Akkapı toplumu içerisinde, bireyler kendi aralarında büyük oranda Arapça konuşmaktadır. Çalışmaya 1920, 1930, 1940 yıllarında doğmuş 60 yaş üstü 10 kişi katılmıştır ve her bir katılımcı en az bir saat gündelik yaşam hakkında konuşmuştur.

Katılımcılar

Sayı

1

1920 doğumlular

4

2

1930 doğumlular

3

3

1940 doğumlular

3

Konuşmalar Philips dijital ses kayıt cihazı ile kaydedilmiştir. Gündelik yaşamda daha çok Arapça konuşma eğilimi olduğu için, katılımcıların Türkçe konuşması yönlendirilmiştir. Katılımcılar Akkapı’nın tarihi, yaşam hikâyeleri, aile üyeleri, toplumun değişen özellikleri gibi konularda konuşmuşlardır. 1920, 1930 ve 1940 yıllarında doğup yaşamakta olan bu üç nesil, 1950 sonrası gelen neslin Standard Türkçeye geçişinde ara dönemi oluşturmaktadır. Bu üç nesil ara süreci oluşturduğu için dil kullanımı ve edinimi açısından kritik bir öneme sahiptir. Yapılan çalışma göstermiştir ki 3 nesil aracılığı ile Arap toplumu bu gün büyük oranda standart Türkiye Türkçesi konuşma aşamasına gelmiştir ve yeni nesillerle birlikte Arapça yerini büyük oranda Türkçeye bırakmaktadır. Bu makale Arap toplumundaki kritik dönem yaşayan üç nesil üzerinde duracaktır. 1920, 1930 ve 1940’larda doğmuş olan Arap dili konuşucuları Türkçeyi büyük oranda çocuklarından ve torunlarından öğrenerek kelime hazinesi bakımından çok iyi bir düzeyde olmalarına rağmen, Türkçenin belli dilbilgisel özelliklerini hiçbir zaman tam anlamıyla edinemeden yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Böylece denilebilir ki üç nesil leksikon bakımından belirgin bir zorluk çekmemekte ve gündelik yaşamda bildirişimi sağlayacak leksikon hazinesine sahiptirler. Durum aşağıdaki tabloda daha iyi görülebilir:

Nesiller

Yaş aralığı

Arapça

Anlama Konuşma

Türkçe

Anlama Konuşma

Okuryazarlık

1920–1930

Akıcı

Akıcı

Zayıf

Zayıf

Okuryazar değil

1930–1940

Akıcı

Akıcı

Kabul edilebilir

Kabul edilebilir

Okuryazar değil/ilkokul

1940–1950

Akıcı

Akıcı

Akıcı

Kabul edilebilir

Okuryazar değil/ilkokul

Türkçe sondan eklemeli bir dil olduğu için, Türkçede bu ekler büyük oranda eksiltmeli olarak konuşulmuştur. Genel olarak bakıldığında şu tür kullanımlar göz önüne çarpmaktadır:

1. Kişi zamirleri genel olarak eksiltili kullanılmaktadır

Ben eve gitti

Biz yemek yedi

2. İsmin halleri olan çekim ekleri genelde doğru olarak kullanılmamaktadır

Beni git dedi

Bahçeden oturuyordu

3. Tamlayan tamlanan ilişkisinde genelde takısız isim tamlaması kullanılmaktadır

Bahçe ürünü biz topladı, sonra sattı ona

Adamın arkadaş çağırdı, yardım etti bize

4. Karmaşık cümle kurmaya yarayan çekim ekleri, özellikle de isim cümlecikleri, nerdeyse hiç kullanılmamaktadır

Gördü ben baba geldi, bir şey demedi Amman.

Okul gider ben çalışkandı çok şükür

5. Kelime birleşimleri bazen hatalı olarak seçilmektedir

Ben yıkanma yaptı

Tamir yaptı bu kapı

6. Arapça söz diziminin Türkçeye çok büyük etkisi vardır çünkü genelde cümleler devrik olarak kullanılmaktadır

Gitti ben bahçeye, etti yardım bana

Bağladı orda bir ağaç

7. Arapça konuşma esnasında Türkçeden birçok kelime alınmış olup bu Türkçe kelimeler Arapça ekler ile çekimlenmektedir

Çantayat getir

Telefoneyn var benim

1950 sonrası nesillerde ise Türkçe eklerde nerdeyse hiçbir sorun yaşanmamakta ve akıcı bir Türkçe konuşulmaktadır. Fakat 1950 öncesi 3 nesil gerçek anlamda standart Türkçeyi konuşamamış ve standart Türkçenin konuşulması için büyük oranda en az üç neslin geçmesi beklenmiştir.

Literatürde genel olarak 4 grup çekim eklerini oluşturmada, kullanmada ya da edinmede zorluklar yaşamaktadır. Bunlar, dil bozukluğu olan çocuklar (Leonard and Deevy, 2006) , karma dil ve melez dil (McWhorter, 2001) konuşanlar, ikinci dil öğrenen çocuklar, ikinci dili öğrenen yetişkinlerdir. Bu gruplar çoğunlukla leksikonu edinmede, kullanmada ciddi bir sorun yaşamamasına rağmen, çekim eklerini kullanmada çok ciddi zorluklar yaşamaktadırlar. Dilbilimsel olarak bakıldığında çocuklar gerektiği kadar dile maruz kaldığında 6 yaşına kadar yetişkine yakın bir konuşma sergileyebilmektedir. Konstrüksiyon (Goldberg,1995) gramer anlayışına göre çocuğun dili edinmesi modüler, özerk, bağımsız bir yapıyı gerektirmemektedir çünkü dil genel bilişsel yapı içerisinde öğrenilmektedir, kademeli olarak öğrenilir, sık kullanılan yapılar çocuk tarafından daha çok kullanılır ve dil otonom bir sisteme sahip değildir. Dil, diğer bilişsel özellikler de olduğu gibi genel bilişsel bir kapasitedir. Dilin diğer bilişsel etkinliklerden bir farkı yoktur. Diğer yandan modüler yapıyı savunan dilbilim teorisi ( Chomsky, 1966)dilin özerk, bağımsız olduğunu ve diğer bilişsel yapılarla hiçbir ilişkisi olmadığını savunmaktadırlar. Şimdi konstrüksiyon dilbilgisine göre dil modüler olmayan bir yapıya sahiptir, zamanla ortaya çıkar, girdinin miktarı çok önemlidir, girdi ile çıktı arasında bir ilişki vardır. Eğer çocuk dile gerektiği kadar maruz kalırsa dili öğrenecektir. Bu iki teoride de bir paradoksla karşı karşıyayız. Birincisi konstrüksiyon gramerin dediği gibi girdi ile çıktı arasında bir ilgileşim varsa Arap toplumunun yetişkinleri üç nesil boyunca çok yoğun Türkçeye maruz kalmasına rağmen Türkçedeki çekim eklerini edinemeden yaşamamalarının ve en önemlisi Türkçedeki çekim eklerinin kural haline getirememelerinin fakat daha çok Arapça çekimli Türkçe leksikon ya da Türkçe çekim eklerini eksiltili olarak kullanmaktadırlar. İkinci teoriye bakılırsa çocuktaki her dilsel olgu modülerdir (Chomsky, 1966) ve dilin belli bir dönemde edinilmesi gerekiyor çünkü belli bir dönemden sonra çocuk artık dili kural haline getiremiyor. İkinci teoriye bakıldığında Arap toplumundaki yetişkinlerin dili edinememesi doğal sayılabilir çünkü Arap toplumundaki yetişkinler artık kritik dönemi geçmiş bulunmaktadırlar fakat bu tamamen modüler denen yapıya bağlanıp bağlanamayacağı sorusu büyük önem taşımaktadır. Bu durumda son dönemde ortaya çıkan hafızanın rolünü önplana çıkaran nörobiyolojik model (Ullman, 2001) daha tatmin edici bir cevap vermektedir. Bu teoriye göre, temelde iki türlü hafıza vardır: Bildirsel ve işlemsel. Bildirsel hafıza kendi arasında ikiye ayrılmaktadır; anlamsal ve anısal bellek. Bildirsel bellek daha çok leksikonu içinde bulundururken, işlemsel hafıza daha çok araba sürme ,gitar kullanmayı öğrenme gibi motor faaliyetleri ve becerileri edinmede yardımcı olmaktadır. Dilin dilbilgisel kuralları da benzer şekilde işlemsel bellek aracılığı ile kural haline gelip otomatik şekilde üretime geçmektedir ve bir süre sonra bu işlem bilinçsiz şekilde yerine getirilir. Fakat bildirsel bellek sadece leksikonu değil, belli oranda kuralları da olduğu gibi içine alabilir ve konuşucu doğrudan oradan sanki bir leksikonmuş gibi ekleri çağırabilir. Hatta bildirsel bellek olabildiğince kural yapma işlevini bile belli oranda üstlenebilir. Böylece denilebilir ki Arap konuşucuları gündelik yaşamda büyük oranda girdi almasına rağmen, doğal ortamdaki çocuklar gibi edinememelerinin nedeni nörobiyolojik işlev açıklamalarıyla temelde iki farklı hafıza türüne bağlanabilir. Böylece dilin modülerliği sorusu farklı bir şekilde sorgulanmaya tabii tutulabilir. Arap toplumundaki yetişkinlerin leksikonu öğrenip, çekim eklerini öğrenememeleri modüler bir yapıya değil de işlemsel hafızaya bağlanabilir (Ullman 2001). Çünkü yetişkin Arap konuşucuları Türkçe leksikonu hafızalarında tutabilirken, çekim eklerini doğru bir şekilde kullanamamaları modüler yapıdan ziyade farklı bir hafıza türüne gönderme yapmaktadır. Leksikon daha çok bildirsel hafızada tutulur ve muhtemelen Arap konuşucuları bildirsel hafızadan hatırlayarak konuşmaktadır.

Toplumsal açıdan bakıldığında ise, bir dilden başka bir dile geçiş 40-50 yıl gibi bir süreci kapsamaktadır ve aslında bu bir dil değişim sürecidir ve başka dilden ödünç alınan leksikonlar, eklerin kullanımı, anlam değişimleri, pragmatik, sözdiziminin dönüşümü gibi dilbilimsel olgulara sistematik bir şekilde bakılarak değişimin aşamaları daha detaylı bir şekilde incelenebilir. Böylece bu tür çalışmalar, dil edinimi, dil transferi, tipoloji, diller arası etkileşim ve dil değişimi gibi çalışmalara büyük katkıda bulunabilir.

Referanslar

Chomsky, Noam. (1966). Cartesian Linguistics. New York: Harper and Row

Goldberg, Adele E. (1995) Constructions. A Construction Grammar Approach to Argument Structure. Chicago: Chicago University Press.

Leonard, L.B., & Deevy, P. (2006). Cognitive and linguistic issues in the study of children with specific language impairment. In Matthew, J. Traxler and Morton Ann Gernsbacher (eds.), Hanbook of Psycholinguistics (pp.1143-1173), London: Academic Press

McWhorter, J.H. (2001). The world’s simplest grammars are creole grammars. Linguistic Typology, 5, 125-166

Ulllman, Michael T. (2001). The neural basis of lexicon and grammar in first and second language: the declarative/procedural model. Bilingualism: Language and cognition, 4 (1), 105-122.

sessizlik 4

yüzüme dokundu parmaklarınız gece yarısı

bir akşamda kaybolmayı düşlerken yağmur yağdı

ne dolaşır damarlarımda böyle

bir roman kahramanı olmayı kurarken yağmur yağdı

elim parmaklarım tanımaz artık yüzümü

ayrılığın geçici olduğunu sanırken yağmur yağdı

yağmur yağdı siz yoktunuz ben öldüm

ölümün ayrılığına ağlarken yağmur yağdı

durdurdum saatimi takvimi ters çevirdim

ben her yerde bir yabancıyken yağmur yağdı

uzun yolculuklardan tek döndüm yalnızdım

yolların vatanım olduğunu anladım yağmur yağdı

sessizlik 3

ölmüşler her zaman buradadır,

hiçbir yere gitmezler

sabaha kadar yağmur yağmıştı. Sağanakta yüzünü

görmüşlerdi. Ağlıyordu, diyorlardı. Sabaha kadar, kapının

çalmasını bekledim. Turuncu gecede ayışığı olmuştum.

Yaşlılar, ölü bir kızın taş sokaktan beyaz giysilerle

geçişini anlatırlardı ya da anlatacaklardı çocuklara,

delikanlılara, genç kızlara ölmüş bir aşkın hikayesini

ya da bir aşkın değil de mağlup hayatların. Kimse

hiçbir şey anlamayacaktı. Oysa uzayınca işte gece

terk edilmiş bir Akkapı’nın yollarından unutulmuş bir şarkı

duyulurdu. Ama tanıdık şarkılar. Sabaha kadar at

arabalarının sesini dinledi. Hiçbir zaman tam uyanamamış.

Hazin hayatlar, eksik hikâyeler çok uzaklarda biter,

turuncu akşamlar biter. Bir başına biter.

 

yakında

Categories: tarihçe | No Comments

Çok yakında akkapi.net olarak önemli bir makaleyi yayımlayacağız: “Arapça-Türkçe Arakesidi”…

Münih Üniversitesi Doktora Öğrencisi Eser Ördem, 1920-1930-1940 yıllarında doğmuş “Arap Konuşucuların”  Türkçeyi kullanma becerileri üzerine yaptığı bu incelemeyi en yakın zamanda bizlerle paylaşacaktır.

Araştırmacımız, amacını “Arapçadan  Türkçeye geçişi dilbilimsel olarak örneklerle saptamak” olarak belirtmiştir.

sessizlik 2

 

birinde adımları saklı ölü gölgelerin

terlikleri yaşlı kadınların toza bulanmış

birkaç kadeh akşam sohbetleri

birinde yükü onca anının ölümün

yaranın ağrısı senelerin yolların

ayrılıkların sokak ki kardeşi

bendeki kederin

elinde birkaç kuruş

kaybolmuş gitmiş avuntusu elinden

tutmuş kışa çıkmış duruvermiş

bakakalmış… keder ki birinde

sokak kavgasında vurulmuş

yığılıp kalmış kanı akmış birinde

karanlıkta bir çıkmaza sapmış

 

aynı kadını sevmiş… ben ve onlar

ki keder ve sokak bana ağyar

birinde aşk bana küsmüş

birinde kaçmış keder, yollara düşmüş

hiç başlamamış bitmiş…

Akkapı sokaklarında kaybolmuş gitmiş…

 

sessizlik 1

Avluda çamaşır ipleri gerili, bir ağaçtan bir
ağaca. Bir adam rakısından alıyor.
Bir kadın merdivenlerden iniyor. Bahçenin ortalarından
köpek sesleri geliyor. Merdivenin altında uyuklayan
köpek kulaklarını dikiyor; ama kalkmaya niyetli
değil. Bir rüzgar sofadan avludan geçiyor. İpleri
sallıyor, ağaçlar arasında yitip gidiyor.
Elektrik yeni gelmiş. Sokak lambaları henüz yok.
Sofada sarı bir ışık, büyük odada… Mutfakta
gaz lambası, radyoda hüzünlü bir şarkı… Şarkının
hüznünü yeni yeni anladım. Belki anlar gibi oldum.

Şimdi sokak lambaları.. . Tulumbanın yerinde
bir musluk… Gaz lambaları hiç yok. Köpek sesleri
yine duyuluyor ya, uyuklayan köpek çoktan ölmüş.
Çamaşırlar dama asılıyor. Televizyonda açılış cıngılı…
Her şey darmadağınık. Art arda anımsadığım bunlar,
bir kapının eşiğinde. Ne garip bir hikaye bu; sarı ışık, mahzun şarkı…
ölmüş köpek… dut ağacı…

bir ev, bir kadın…

Categories: evler | 2 Comments

  Şu fotoğraf için kederli bir hikaye veya ömrümüze dair bir şiir yazabiliriz. Bu, bizi anlatacak bir şey olurdu. Ama fotoğrafın kendisi bir hikaye olmuş bile. Yalnızlığın hikayesi… Bir canlı tarihin hikayesi…Akkapı’dan tanıdık bir resmin hikayesi…Belki art arda gidenlerin, geride bir başına kalanların hikayesi…

Orada bir tulumba var, önünde bir teneke. Hala kullanılıyor anlaşılan. Veya bir eski zamandan kalmış buluşmadır, hatır sorma…Karşısında da bir musluk… iki ayrı hayatın simgesi olabilecek nesneler ve ayrı ayrı yerlerden bakıyorlar birbirlerine.

Sofada uyuklayan iki kedi. Yaşlı bir ev ve yaşlı bir kadına, mutlak huzurun konukları; kim bilir belki de artık ev sahipleri.

İşte ömrümüzün sureti; bir kadın, bir sofa, bir musluk, bir tulumba, sofada iki kedi, binlerce hatıra binlerce hatıra binlerce hatıra…

(Fotoğraflar için Mehmet Ali’ye teşekkürler.)

ahşap evin sofasında

sarhoş ağlamaları duyulur kimi sonbahar akşamları

bahçelerden, çilek tarlalarından

ya da anılarını anlatan halanın

kederidir dağılan

yağmurlu bulutlar telaşlandırırken, gün daha da kısadır

o vakitlerdeki delikanlılar şimdi her vakit içiyorlar rakıyı

daha yağlı bedenler daha az saç…

kabullenilmeyen bir ortayaş…

sinemalara kaçak giden genç kız

şimdi ellilerini sürüyor hala ağlar okudukça kerime nadir’i

“sen gelin geldiğinde ben beşinci sınıftım yenge”

o küçük kız işte kırk sekiz yaşında

bulacağı yoncanın düşlerini gerçekleştireceğine inanır hala

yastığının altında dilek taşları hala çocuk bir kadın

hiç çocuğu olmamış

“ne istersin, diye sorsalardı….”

ağlamamak için güldü

“eski evin avlusunda oynamak…”

bir şey daha vardı istediği; ama unutmuştu

hepimiz unutmuştuk

uzayınca, gece bir hikaye anlatır…

kendi başına

yıllar sonra da akkapı’da bir taş sokağın sonunda

uykularda diner derin acılar (hazin yaşamlar)

derken, kırmızı akşamlarda

vakitsiz ölümlerin şarkısı başlar…


akkapı (1)

Şehrin güneyindedir Akkapı, biraz da batısına doğru bakar. Girşinde hemen sağda Zıraat var(dı). Ekilip biçilen bir alan(dı). Eski Çeltik Durağından devamla İhtiyari, sonra Berberler ve nihayetinde Değirmen Durağına kadar gecenin karanlığında kasvetli bir yol… Çocukluğumuzun kış akşamlarında özellikle, eve yaya dönüşlerde, bir korku tüneli olurdu o Zıraat yolu. Sonra arkadaşlarla birbirimizi daha çok korkutmak için veya bir cesaret oyununda kendimize mühim roller biçmek için, Zıraat yoluna dair hikayeler uydururduk ve bu hikayelere zamanla biz de inanırdık.

Zıraatın Değirmen Durağıyla birleştiği noktada kuzeye, Dağlıoğlu‘na doğru giden bir başka yol daha vardı; kasvetli, kenarlarında kamışlar, karanlık, civar evlerin hiddetli köpekleri ve saireleriyle bu yol bizim çocuk alemlerimizin bir başka kabusu olurdu. Oradan rüyalarımızda bile geçemezdik. Kendimizden kuşkulanıp, yahu yalnız bizde mi bu tırsakilik, diye bir duygu yoklaması yaptığımızda sonra, civardaki yaşıtlarımızın da benzer hisler yaşadığını öğrenmiş ve vaziyeti kurtardığımıza sevinmiştik. Korku işte, yarattığımız canavarlara hepimiz inanmıştık o sihirli dünyalarımızda.

Akkapı Adana’nın güneyine düşer ve hafiften başını kaldırır batıya bakar. Etrafında kendine benzeyen mahalleler vardır; kaderleri ve kederleri ortak insanlar…Havuzlubahçe, Dağlıoğlu, Eskibey, Mıdık, Hadırlı…Sonra köyler başlar, tarlalar, bahçeler…onca hayat…

akkapı’da birkaç hayat

zeytin ağacının altında birkaç çocuk

yağmur yağıyor

yaz ortasında bir mahcubiyet

yaşlı köpek silkeler tüylerini

teklifsiz gelir ayak uçlarıma

sofanın altına birkaç çukur…

birine çömlekler gömülür – peynir dolu

diğerlerine zeytin yaprağı, çöl rüzgarı, deniz tuzu

bize bakar portakal dalları

biraz toprağa, belki köpeğe, bazen zeytine

omzumda mecrefe bahçeden dönerim yıllar sonra

birkaç tavuk, bir asma altı, bir babaanne

gölgesine bakıyor zeytin ağacı

birkaç ayak izi orada -eski –

yağmurdan kaçmış yaşlı köpek

ne olduğunu anlamazsın

sonra sonra bir sokak, birkaç ağıt, birkaç çocuk

biraz ölüm, biraz sabah

yağmur yağar, yağmur yağar

eski dosta sonra sonra

rüzgar çıkar, gün mü uzar, eksilir mi hayat