eski zaman

Hayat ve yiğenleri Necdet ve Yalçın Cömert.

Derken, aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz Mustafa ve Hayat evlenir 80′leri başında.

İki çocukları olur İbrahim ve Selçuk…

toprak ev hikayeleri 2

Rüzgârın Getirdiği

Rüzgâr eser, kuru portakal yaprakları şöyle bir savrulurdu. Asma yaprakları bu rüzgârdan daha çok etkilenirdi. Kuruduktan sonra dağılmaya hazır bu yapraklar küçük parçalara ayrılarak ağaçların arasında, merdivenlerde, toprak evin sofasında yok olmaya giderdi. Sonra bir toz bulutu oluşurdu sokakta. Toprak gözlerimize girerdi.

Yenge, hala, anne, abla yeni yıkanmış çamaşırları kurtarmak için tonlarca tozu taşıyan zalim rüzgârdan önce davranmaya çalışırlardı. Çoğu zaman başarısız olurlardı. Toz yapışıverirdi nemli giysilere. Pencereler çarpmasın diye kancalanır; sofadaki minderler, örtüler, kilimler hemen kaldırılırdı. Yengem biricik radyosunun üzerine daha büyük bir örtü hatta bazen şalını bırakırdı zarifçe.

Böyle bir rüzgâr belki birkaç günlük yoldan iyice sararmış, kenarları eprimiş bir gazete sayfasını, hayır ancak bir parçasını alıp toprak evin sofasına bırakmıştı. Nenem, annem, küçük halam, yengem bu gazete parçasının başında toplanmışlardı. Küçük halam ilk kez bir gazete parçası görüyormuş gibi onu özenle yerden almıştı. Davetsiz de olsa bir konuktu o anda.  Kâğıdı öyle inceliyordu.

Bir iki yazı başlığı okumuştu. Diğerlerinin ilgisi dağılmıştı bile bu konuk parçasına. Sonra sayfanın altında bir çerçeve içindeki habere ilişmişti gözü. Bir kitap kapağıydı bu. Üzerinde güzel bir kadın resmi altında da bir yazı.

Abla kız, demişti küçük halam. Bak, Nilgün filme çekilecekmiş. Büyük halam o romanı bir zamanlar okumuş olmanın ve bundan alınan keyfin tadıyla gülümsemişti. Ya öyle mi, demekle yetinmişti. Bana da sonra unutacağım, “büyük halamla bu roman arasındaki ilginin ne olduğu merakı” kalmıştı.

Yıllar sonra Nilgün’ü okuduğumda o zamanlarda kalmış bir ilgi aramış ama hiçbir iz bulamamıştım. Depreşen merakımla küçük halama Nilgün’ü, gazete parçasını sormuş halamın o ana dair hiçbir şey hatırlamadığını anlamıştım.

Sonra rüzgâr dinmişti. Sofa temizlendi. Çamaşırlar durulandı, asıldı. Akşam oldu. Amcam, babam işten döndü. Yemek yine sofada yendi. Radyoda haberler dinlendi, beraber ve solo şarkılar. Uyumaya yakın gecenin son programı vardı bizim için: “Bir Roman Bir Hikâye” Fonda enfes bir müzikle sunucu duyuruyu yaptı. Bu akşam Refik Halit Karay’ın Nilgün adlı romanını okumaya başlayacağız…

Halalarım birbirine bakmıştı. Hayatta ne garip anlar var gibisinden gülümsemişlerdi. O arada rüzgâr pencerenin tahta kanatlarına bir iki dokunmuştu. Ben romanın daha ikinci cümlesinde uyuyakalmıştım. Nilgün’se bir aşkın girdaplarında kaybolmaya başlamıştı.

toprak ev hikayeleri

Öyle derdik, Toprak Ev. Ortak hafıza onu öyle kişileştirmiş ve özelleştirmişti. Adana’nın batı tarafındaki mahallelerde, işte Akkapı’da, Mıdık’ta, Hadırlı’da daha ötelerde köylerde benzerlerini çokça görebileceğiniz bir binaydı.

Hayalimde, daha doğrusu çocuk hafızamda ince uzun bir ev olarak duruyor. İki ayrı sofası vardı. Biri batıya diğeri doğuya düşüyordu. Her iki sofa da güneye, portakal bahçesine bakıyordu. Birbirine yapışmış iki ayrı ev gibiydi. Doğu tarafında amca çocukları otururdu. Batı tarafında biz, babaannem, halalar, kuzenler… Bizim odanın alt katında bir odacıkta amcam ve yengem yaşardı. Zemininde çiçekli bir halı hatırlıyorum. Bordo renkler, motifler… Bir de radyo, oradan aklımda kalan tek şarkı “yalan dünya yalan imiş” diye bitiyordu.

Banyo, tuvalet dışarıdaydı. Dışarıdaki o mekân çocukluğumun en büyük kâbusuydu. Gece olunca ötesi kara bir ormana dönüşen tuvalet. Bu korku yetmezmiş gibi, o çocuk halimizi dehşete daha beter düşüren oyunlar, kandırmacalar; dardağan ağacının oradaki siluet, sulama motorunun üzerindeki hayal, pencereden bakan bir çift göz, perdelerin durup dururken titremesi… Kendimizi kendi tuzağımıza düşürdüğümüz hain oyunlardı tüm bunlar.

Toprak Ev’in önündeki portakal bahçesi gündüzleri bizim oyun cennetimizdi. Civarda tek tük evlerdeki yaşıtlarımız yani ilk arkadaşlar, çocukluk arkadaşları, kardeşler, kuzenler için her mevsim bir şekilde meyvesi olan (portakal, mandalina, erik, kayısı, şeftali, hurma, incir, üzüm, nar, bir ara muz, yenidünya, dardağan, armut, elma…) bu bahçe aynı zamanda çeşitli bölgelerini paylaştığımız bir ülkeydi. Herkesin kendi hükümranlığını ilan ettiği, küçük devletlerden oluşan bir özel coğrafya. Benim krallığım sulama motoru civarına düşüyordu. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz o sulama havuzu içine damından atladığımız bir yüzme havuzuydu bize göre (hakikaten öyle zannediyorduk. Motorun damından o bir avuç yere atlamaya elbette korkardık. Hay Allah, hala duran o havuza(!) şimdi bakıyorum da… çok küçükmüş be: )).

http://ul.gcg.gen.tr/x/59cbcfe.jpg

Toprak evde yaşadığımız yıllar bir hayal oldu gitti. Gerçekten yaşadığımıza asla emin olamadığımız günler… bir rüya mıydı, ayıramadığımız zamanlar… ve böylece kalan hikayeler, “Toprak Ev hikayeleri”…(devam edecek…)

Ali Cem Gül

gazoz

Categories: hikayelerimiz | 1 Comment

Adana’da ve dolayısıyla Akkapı’da da vazgeçilmez içeceklerimizin başında gelir gazoz. Bir zamanlar ne çoktu gazoz markalarımız: Teselli, Zaman, Bade akla ilk gelen gazozlardı. Gerçi Bade ve Zaman hala var. Bir de tablalarda gazoz yapanları unutmamalı. Eski pazarın orada, baharatçıların köşesinde hep duran bir gazozcumuz vardı, harikaydı. Belki oradadır hala, gidip bir bakmalı.

Ki bir yudum gazoz alır bizi çocukluğumuza götürür hala, Akkapı’nın sıcak ve tozlu yollarına…

hüzün

akk3.jpg

Bu kente ne vakit yağmur yağsa zaman ekseninden çıkar ve bir başka devre akar…1970’lerde bir aralık akşamı olabilir, Küçüksaatten geçip Nuri Has Pasajında bir yağmur molası verirken. Belki Çakmak Caddesinin yağmurlu bir akşamından eve dönüşlerde 1979’un bir kış gecesine karışabiliriz. Faytonlar, damalı ince uzun Şavroleler, turuncu bir Pejo motosiklet, paytak bacak Skodalar, ince tekerlekli bisikletliler yine ipince yağmurlarında Adana’nın birbirlerine karışırlar. Şehrin bir tür Yeşilçam Sokağı olan Asri Sinema Sokağında, aynı zamanda kentin en renkli simaların mekân tuttuğu bu yerde işte o vakitler belki bir sinema biletidir yağmur. Ne zaman yağmur yağsa Yılmaz Güney’in Umut’unda toprak bir evde çinko dam altında buluruz kendimizi, sonra Tuncel Kurtiz’le bir film karesinde define ararız. Veya alıp götürür yağmur bizi sihrinde; çoktan ölmüş bir şairin evrende bir başına kalmış hatıralarında yani kederinde hiç bilmediğimiz caddelerde yürürüz. İşte Orhan Veli yağmurlu bir şubat akşamında ölmeden sadece birkaç sene önce belki bir meyhanede buluşacaktır Melih Cevdet ve Oktay Rifat’la, nasıl olsa terk etmiştir kendini zaman. Yağmura rağmen havada bir it soğuğu, değil zemheri. Yaşar Kemal’in bir romanında veyahut, mahallenin yollarına yağan kimsesiz bir yağmur oluruz. Derken Akkapı Mahallesinde, taş sokağın sonunda, portakal bahçelerinde çocukluğumuzla, hayır ömrümüzle ve hışırdayarak yağan yağmurla bir oluruz. Bu şehre ne zaman yağmur yağsa zaman denen muamma, dizginlerinden kurtulan bir beyaz at olur, kendini sonsuz çayırlara vurmuş ve ömrümüz artık bir sisken gecede, biz kayboluruz.