kış şiirleri

yaralı serçeler

akşam olunca

sabah olunca

günler geçince

seneler…

sonra gidince herkes bir bir

yaşlı köpek, dut ağacı, kör tulumba

hatıralarıyla gidince neneler, amcalar, halalar…

gidince işte vakitsiz gidenler… rakı masasıyla bir baba…

saçları şarkı söyleyen kızdan sonra…

sonra

bir kuş yuvası vardı orada

dut ağacında

ağaç kurudu yuva kaldı,

ama yalnız yaralı serçeler geldi oraya

çünkü mevsim yoktu

çünkü kimse yoktu

hepimiz bir zamanı bir fotoğrafa bırakıp gitmiştik

çekip gitmiştik…

akkapı’da

saçları şarkı söyleyen kız

 

Bir taş daha attım havuza

Sonunda ürktü yeşil kurbağa

Sıçradı geçti kısa duvarı

Kayboldu otlar arasında

Bense ahşap evin,

Tahta merdivenlerin hatıralarında

Kaybolmuştum

 

Sonra yaşlı köpek geldi yine

Burnuyla yokladı ıslak otları

Ağır ağır gitti

Kıvrıldı merdiven altına

Miskin bir öğleden sonraydı

 

Komşu bahçede ağıtlar duyuldu yine

Ben duydum, babaanne duydu

Başka kim duydu bilmiyorum

Meğer bir şarkıymış bu

“saçları şarkı söyleyen kızın”…

 

çilek tadı

I

kadınlar çilek topladı

kızıl elleri sonra ay doğarken yürüyüp kayboldular

portakal bahçesi suluyordum/ unutamadığım bir andı

çilek tarlasına girdim…

kayboldum…

“Rüyamda bir sandık vardı/ içinde bir eşarp gördüm”

ilerleyince daha karanlığa

ipek bir mendil buldum

bir iğne oyası bir şal gümüş saplı bir ayna buldum

sandık içindeydim düşte kayboldum

/yürüdük göl kıyısına/

II

çın çın çın diye açıldı işlemeli sandıklar

kokulu sabunlar içinde,

birkaç mil, gömleklik kumaş bir eşarpta saklı saçlar

kefenden önce kesilmiş/ sandıklar öttü çın çın

kadınlar bir anıya ağladılar

ölüm, adını yazmış gözlerine

boncuklar, bir makas, bir eldiven-gelinlikten kalan-

açılınca bir bir…/ birkaç parça hayat

havlular, terlikler, renk renk düğmeler/

ilk fotoğrafı büyük kızın/ karakalem kendi resmi

duvarda bir mermi izi-o vakitler çocuktum-

portakal bahçesi suluyordum/ kan olmuştu hafızam

çilek tarlalarına kaçtım

bir düşteydim, sandık içinde kayboldum

/göle doğru mu yürümüştük/

taş caddenin yanışı/2

 

nasıl da geçti yıllar

değişip bitiverdi her şey

tozlu yollarında Akkapı’nın

sıcak bir günüydü ağustosun

neler anlattı yine taş caddenin yanışı

 

tahta pencereli bir ahşap ev

nasıldı orda güz akşamları

masanın başında hep kağıtlarla,

günlüklerle, kederlerle…

“sahi, siz o yıllara ne derdiniz?”

 

yıllardır uykum var

uyumadım yıllardır

düşlerimden korkarım

bir uyuyayım/ ağlarım 

taş caddenin yanışı/1

duyar mısın daha bilmem tulumbanın sesini

altındaydı hani dut ağacının

topraktı yol çamurla boğuşurduk kış boyu

koklar mısın pencereden giren zeytin dallarını

ne çabuk geçti değil mi yıllar

aklım ıslak toprak kokusunda hala

dönmüşsün ya çok zaman önce

gittiğin o uzak yerden

ayak yalın sırtındaydı çantan mutlu gibiydin

sokağa girerken duydun haberi

onuydu ağustosun

öldü dediler anlayamadın hala

anımsar mısın eski yılbaşılarını

komşu bahçeden çaldığın

yılın ilk portakallarını

sessizlik 4

yüzüme dokundu parmaklarınız gece yarısı

bir akşamda kaybolmayı düşlerken yağmur yağdı

ne dolaşır damarlarımda böyle

bir roman kahramanı olmayı kurarken yağmur yağdı

elim parmaklarım tanımaz artık yüzümü

ayrılığın geçici olduğunu sanırken yağmur yağdı

yağmur yağdı siz yoktunuz ben öldüm

ölümün ayrılığına ağlarken yağmur yağdı

durdurdum saatimi takvimi ters çevirdim

ben her yerde bir yabancıyken yağmur yağdı

uzun yolculuklardan tek döndüm yalnızdım

yolların vatanım olduğunu anladım yağmur yağdı

sessizlik 3

ölmüşler her zaman buradadır,

hiçbir yere gitmezler

sabaha kadar yağmur yağmıştı. Sağanakta yüzünü

görmüşlerdi. Ağlıyordu, diyorlardı. Sabaha kadar, kapının

çalmasını bekledim. Turuncu gecede ayışığı olmuştum.

Yaşlılar, ölü bir kızın taş sokaktan beyaz giysilerle

geçişini anlatırlardı ya da anlatacaklardı çocuklara,

delikanlılara, genç kızlara ölmüş bir aşkın hikayesini

ya da bir aşkın değil de mağlup hayatların. Kimse

hiçbir şey anlamayacaktı. Oysa uzayınca işte gece

terk edilmiş bir Akkapı’nın yollarından unutulmuş bir şarkı

duyulurdu. Ama tanıdık şarkılar. Sabaha kadar at

arabalarının sesini dinledi. Hiçbir zaman tam uyanamamış.

Hazin hayatlar, eksik hikâyeler çok uzaklarda biter,

turuncu akşamlar biter. Bir başına biter.

 

sessizlik 2

 

birinde adımları saklı ölü gölgelerin

terlikleri yaşlı kadınların toza bulanmış

birkaç kadeh akşam sohbetleri

birinde yükü onca anının ölümün

yaranın ağrısı senelerin yolların

ayrılıkların sokak ki kardeşi

bendeki kederin

elinde birkaç kuruş

kaybolmuş gitmiş avuntusu elinden

tutmuş kışa çıkmış duruvermiş

bakakalmış… keder ki birinde

sokak kavgasında vurulmuş

yığılıp kalmış kanı akmış birinde

karanlıkta bir çıkmaza sapmış

 

aynı kadını sevmiş… ben ve onlar

ki keder ve sokak bana ağyar

birinde aşk bana küsmüş

birinde kaçmış keder, yollara düşmüş

hiç başlamamış bitmiş…

Akkapı sokaklarında kaybolmuş gitmiş…

 

sessizlik 1

Avluda çamaşır ipleri gerili, bir ağaçtan bir
ağaca. Bir adam rakısından alıyor.
Bir kadın merdivenlerden iniyor. Bahçenin ortalarından
köpek sesleri geliyor. Merdivenin altında uyuklayan
köpek kulaklarını dikiyor; ama kalkmaya niyetli
değil. Bir rüzgar sofadan avludan geçiyor. İpleri
sallıyor, ağaçlar arasında yitip gidiyor.
Elektrik yeni gelmiş. Sokak lambaları henüz yok.
Sofada sarı bir ışık, büyük odada… Mutfakta
gaz lambası, radyoda hüzünlü bir şarkı… Şarkının
hüznünü yeni yeni anladım. Belki anlar gibi oldum.

Şimdi sokak lambaları.. . Tulumbanın yerinde
bir musluk… Gaz lambaları hiç yok. Köpek sesleri
yine duyuluyor ya, uyuklayan köpek çoktan ölmüş.
Çamaşırlar dama asılıyor. Televizyonda açılış cıngılı…
Her şey darmadağınık. Art arda anımsadığım bunlar,
bir kapının eşiğinde. Ne garip bir hikaye bu; sarı ışık, mahzun şarkı…
ölmüş köpek… dut ağacı…

ahşap evin sofasında

sarhoş ağlamaları duyulur kimi sonbahar akşamları

bahçelerden, çilek tarlalarından

ya da anılarını anlatan halanın

kederidir dağılan

yağmurlu bulutlar telaşlandırırken, gün daha da kısadır

o vakitlerdeki delikanlılar şimdi her vakit içiyorlar rakıyı

daha yağlı bedenler daha az saç…

kabullenilmeyen bir ortayaş…

sinemalara kaçak giden genç kız

şimdi ellilerini sürüyor hala ağlar okudukça kerime nadir’i

“sen gelin geldiğinde ben beşinci sınıftım yenge”

o küçük kız işte kırk sekiz yaşında

bulacağı yoncanın düşlerini gerçekleştireceğine inanır hala

yastığının altında dilek taşları hala çocuk bir kadın

hiç çocuğu olmamış

“ne istersin, diye sorsalardı….”

ağlamamak için güldü

“eski evin avlusunda oynamak…”

bir şey daha vardı istediği; ama unutmuştu

hepimiz unutmuştuk

uzayınca, gece bir hikaye anlatır…

kendi başına

yıllar sonra da akkapı’da bir taş sokağın sonunda

uykularda diner derin acılar (hazin yaşamlar)

derken, kırmızı akşamlarda

vakitsiz ölümlerin şarkısı başlar…