çamaşır

Sokaklarında Akkapı’nın, avlusuna evlerin çamaşır asar kadınlar. İki ağaç arasına gerili iplere asılır çamaşırlar kendilerine has bir düzenle. Balkon demirlerine asılır, damlara ama illa ki dışarıya asılır çamaşırlar. Güneşe doyar.

Hele ilkbaharsa mevsim portakal çiçeklerinin kokusu karışır güneşe. Saksılardaki çiçeklerin kokuları siner. O çamaşırlara annelerin ömürleri karışır, siner.

özkan

Abi, dedi Özkan, fotoğrafımı koydun mu siteye? Çocuk haklı iki hafta oldu fotoğrafını çekeli, bizde ses seda yok. Tamam, dedim akşama bak. Peki ne yazalım senin için? dedik. Abi, dedi, “geleceğin sporcusu” de yeter. İşte biz de öyle yaptık. Mesajı kendisi iletmiş olsun: ))

gurbet kuşları

“Gurbet kuşlarını kimse anlamadı! Ne acılarını duydular ne akıttıkları gözyaşlarını gördüler. Arka arka sevdiklerini görmeden koklamadan kaybettiler, anlamadılar acılarını! Gurbet değil onlara bu acıyı veren, anlamayanlardır!
Büyük hasretle uçtular hep gurbet kuşları yanlarınıza, hüzünle geri döndüler, anlamadınız! Onlar hep yalnızdılar!

 

Onları kimseler anlamadı!
Yeri geldi tek, tek sevdiklerini, saydıklarını, büyüklerini ve küçüklerini kaybettiler görmeden, koklamadan, okşamadan yeri geldi beklemediler uğurlamadan mezara gömdüler, onları kimseler anlamadı!
Onlara acıyı veren gurbet değil, anlamayanlar!
Gurbet kuşları onlar, hep ağladılar ve ağlıyorlar! Anlamıyorsunuz!”

“Şirin”den…

küçük kız

Koşmuş oda oda aramış küçük kız, uzun bir ayrılıktan ve özlemden sonra, boynuna nasıl sarılacağını kendisini nasıl öpeceğini taa uçaktayken düslemis, ama bulamamış ve görememiş. Küçük kıza o artik yok demişler küçücük akli anlamamış!
Küçük kız içindeki büyük özlemin büyük acısını hala çekermiş!
unutmadım……………..
Yaşlı asmama iyi bakarsanız yeşerir canlanır ve filizlenir dallarını kırmayın!!!
Asmama iyi bakin

“Sara”dan…

nene/torun

 

“Senin için gözyaşlarım sessiz sessiz akar, çocuklarım var ve içimdeki küçük kız hala peşinden ağlar kimse duymaz bilmez, içimde büyük bir özlem var! Tülbendini içime çeke çeke koklarım! Küçük kıza hep huzur verdin mutluluk ve sevgi verdin, o küçük kız da seni unutmadı unutmayacak.”

“Sara”dan…

tavla

Categories: sokaklar | No Comments

Akkapı’da bir sokakta tavla oyunu. Baba ve oğul, Süleyman amca ve Uğur, sıkı bir maç yapıyor. Galibi bilmiyoruz. Ama bu foto anında baba, oğulu fena hırpalıyor gibiydi. Zaten pulların konumu da ona işaret ediyor. Ee, usta olmak zaman ister bu oyunda, talih bir iki parti güler: ))

Tavla oynanır da seyircisiz olur mu? Olmaz tabi. Konu komşu, hısım akraba bu mücadeleye her daim müdahildir. Bu anlar hiç eksik olmasın…

yolcu etme

Bu fotoğraftan birileri veya bir askere uğurlanıyor. Buradaki duruşa göre giden, İrfan . Domdom Ali’nin kardeşi.91′3 devre olabilir. Fotoda başka kimler var bakalım. Ali Denizli var, onun kardeşi Yusuf. Yusuf şimdi Avustralya’da. İbrahim, Temin, Küçük Yusuf var. Dolmuşçu Rufat’ın oğlu da var, Domdom Ali’nin yengesi ve minik yiğeni var. (dikkat ettiyseniz Domdom’u kerteriz noktası olarak aldık:))

Sonuçta her yer gibidir bu anlamda Akkapı. Askere gidenler, yolcu edenler, geride bekleyenler…

yeni anne

Sevgili Serkan ( ki biz ona Kek deriz, o da bunu sever: )) ve eşi Hediye. Hediye Hanım’ın hamileliği sırasında bir akşam yürüyüşü. Şimdi onların güzel bir bebeği var. Rifat Efe. Analı babalı büyüsün diyoruz. Bu güzel aileye mutlu uzun bir ömür diliyoruz. Sevgiler…

rızkı

Categories: iş güç | 3 Comments

Her mahallenin kendine özgü insanları vardır. Yerel olmanın “olmazsa olmaz”larındandır bu ayrıntı. O insanlarla renklenir mekan, sıradanlıktan yine o insanlar kurtarır. Kimisi asabidir, kimisi komiktir, kimisi palavracıdır, kimisi hoş sohbettir, kimisi hakikaten delidir, kimisinin sesi güzeldir falan filan…Bizim Manav Rızkı’mız da sevimlidir, muhabbeti güzeldir, meyveleri lezizdir. Ama bazen asabidir de.

Kimi zaman gazozuna basra oynarız, kaybedeceğine yakın oyunu bozma eğilimindedir: )) Rızkı Ağabey, hürmetler…

efkar

İbrahim efkarlıydı biraz, sigarayı bu kez kederle içiyordu. İlhan Berk’in bu şiirini onun derdine derman olsun diye yayımlıyoruz; ama ne kadar gerçekçiyiz, onu bilmiyoruz.

“ne zaman seni düşünsem
bir ceylan su içmeye iner
cayırları büyürken görürüm

her aksam seninle
yeşil bir zeytin tanesi
bir parça mavi deniz
alır beni

seni düşündükçe
gül dikiyorum elimin değdiği yere
atlara su veriyorum
daha bir seviyorum dağları”

gazoz

Adana’da ve dolayısıyla Akkapı’da da vazgeçilmez içeceklerimizin başında gelir gazoz. Bir zamanlar ne çoktu gazoz markalarımız: Teselli, Zaman, Bade akla ilk gelen gazozlardı. Gerçi Bade ve Zaman hala var. Bir de tablalarda gazoz yapanları unutmamalı. Eski pazarın orada, baharatçıların köşesinde hep duran bir gazozcumuz vardı, harikaydı. Belki oradadır hala, gidip bir bakmalı.

Ki bir yudum gazoz alır bizi çocukluğumuza götürür hala, Akkapı’nın sıcak ve tozlu yollarına…

kısa metraj

Yönetmen Zafer Özgentürk’ün Karaisalı’da halk kültürünü koruma amaçlı yapılmış bir müzede çektiği “Medea’nın Ayak İzleri” adlı kısa film, yurt dışında büyük ilgi gördü.

Adana’daki Çukurova Sanat Atölyesi Sinema Grubu olarak 35 kişinin görev yaptığı “Medea’nın Ayak İzleri” adlı kısa film, kısıtlı imkânlarına rağmen büyük ses getirdi. Adana’nın Karaisalı ilçesindeki Orman İşletmesi’ne ait alandaki müzede çekilen film, Sibirya’daki Hakas Uluslararası Kukla Tiyatrosu Festivali’nde gösterime girdi. Dünya halk kültürlerinin tanıtılması, çeşitli sanat dallarının tiyatro sanatı ile kolâjı festivalin temel içeriğiydi. Brezilya, Almanya, Fransa, Danimarka, Avusturya, Avustralya, ABD, İtalya, Polonya, İzlanda, İran, Sibirya gibi ülkelerin katıldığı festivalde, Türkiye ekibinin sergilediği tiyatro oyunu ile aynı adı taşıyan kısa film “Medea’nın Ayak İzleri”, festivalde oyun öncesinde gösterime sunuldu.

Filmin çok kısıtlı imkânlarla oluştuğuna dikkat çeken Özgentürk, “Filmde kadının üzerindeki geleneksel baskı, töre, erkek üstünlüğü gibi sıkıntıları müzikler ve dans figürleriyle işledik. Bu da büyük ilgi gördü. Amacımız kadın sorunlarına eğilmek. Erkek bir yönetmen olarak kadın sorunlarına eğiliyorum. Bu da beni mutlu ediyor. ‘Medea’nın Ayak İzleri’ ile halk kültürünün kadınlar üzerindeki belirleyiciliği karşısında yok olan, kaybolan kadın ömürlerini sinemasal bir dille gerçeklik ve imgesel anlatımı lirik dans ile de birleştirerek coğrafyamızda yaşanan acılara farklı bir yaklaşım gösterdiğimizi düşünüyorum.” dedi.

Başrollerini, oyuncu Hanife Ser, Dilay Yatkın ve köylü iki kadın olan Şadiye Betin, Selma Kaffaroğlu’nun üstlendiği film, zorla evlendirilmeye çalışılan bir genç kızın hislerini, düşüncelerini ve hayallerini konu alıyor. Genç kızın hisleri, beklentileri zaman zaman lirik dans ile anlatılıyor.

basından

Categories: sokaklar | No Comments

Akkapı’ya havuz…

ileti

Merhaba,
bir önerim olacak siteyi takip eden ilgili arkadaşlara… Yaşlılarımızı bir bir kaybediyoruz… Yetmiş, seksen yaşında çınarlar devriliyor birer birer… Onlarca anı, hikâye ve yaşanmışlık da beraber gömülüyor toprağa yaşlılarımızla…
Hem onların anılarını yaşatmak hem de ortak hafızamız olacak siteyi geliştirmek için röpörtajlar yaparak fotoğraflarıyla, video görüntüleriyle, hikâyelerini belgeleyelim…
Bunun için somut çaba belirleyici olacaktır.
Şimdi kolları sıvamalı, işe başlamalı bir yerden.
Kolaylıklar diliyorum…

Zafer Özgentürk

ayakkabı

Categories: iş güç | 1 Comment

Bizce giysilerin en önemli unsuru ayakkabılardır. Gömleğinizin, pantolonunuzun, ceketinizin vs ne kadar şık veya kaliteli olduğu o kadar önemli değildir; eğer ayağınızda güzel bir kundura yoksa. Tabi ki bu sadece bir bakıştır, katılmayabilirsiniz. Bunlar yazının girizgahıdır aslında. Burada Akkapı kökenli bir markaya ve dolayısıyla yaratıcılarına yer vereceğiz. Bu marka, TV’de  Son Ağa, Kavak Yelleri gibi birçok dizinin de ana sponsorlarından olan KOMÇERO’dur.

Vehbi Usta, küçük bir atölyede başlattığı işini şimdi daha gelişmiş ve kurumsallaşmış bir işletme olarak oğulları Sedat ve Vedat Selek ile sürdürmektedir.

Akkapı, Adana’daki ayakkabıcılığın belli başlı ustalarının yetiştiği bir mahalledir ayrıca. Mobilyacılıkta, kuyumculukta olduğu gibi. Yani Akkapı emeğin ve alınterinin mekanıdır aynı zamanda.

(Baba mesleğini kardeşi Vedat’la sürdüren Sedet Selek.)

Not: Akkapı kökenli markaları, kurumları, işletmeleri, esnafları kısaca tanıtmaya  devam edeceğiz.

kaskas da yorulur

Categories: iş güç | 4 Comments

Günde kaç saat çalışır, takip edemeyiz bile. Şırdan satar, fındık satar, darı satar, köşkerliğine de devam eder…Evde ekmek bekleyenler vardır çünkü, elbette her evde olduğu gibi. Ve herkeste olduğu gibi Kaskas da yorulur ama. Küçük mekanında biraz uyuklar. Seviyoruz seni Kaskas…

726 sokakta voleybol

Categories: sokaklar | 5 Comments

Neredeyse geleneksel bir spor etkinliğine dönüştü eski ve meşhur adıyla 726 sokakta voleybol oynamak. Bu minik ve taşlı çakıllı sahada kimler oynamadı ki.

Şimdi şu oyunda gördüklerinizin hemen hemen tamamı daha dünyada yoktu burada mahalleli voleybol oynarken, Razık Hoca hariç. Tanıyorsunuz onu, Adanaspor’un eski futbolcularındadır. Şimdi Akkapıspor’u çalıştırıyor. Gençlerle onayınca kendini genç sanıyor: )) O da eski formundan uzak: ))

Şimdi oynayanları tanımıyoruz, soruyoruz, bu kim, şu kim? Cevaplar; Kaskas’ın oğlu, Sami’nin oğlu, Ali Aksüt’un oğlu, Ali Karabulut’un oğlu, Semih’in oğlu…diye devam ediyor.

Şaşırıyoruz, yahu ne zaman evlendiler, ne zaman çocuk yaptılar, bunlar ne zaman büyüdü… Ey hayat… O zaman “oyuna devam…”

Dedik ya Razık Hoca eski günlerinden uzak diye… Hocam, top çizgiler içinde kalacak… Hem o top çizgi dışıydı, üstüne filan da düşmedi. En fazla bağıran, en haklı sayılmıyor. Çocuklara da baskı yapma: ))

Bu arada, maç varsa yorumcusu da vardır, futbol veya voleybol fark etmez… Bakınız, aşağıdaki foto: ))

 

aile

Akkapı İlkokulu bahçesinin karşısında oturur Görgün Ailesi. Mahallede onlara “Dikevi” de derler; Beyt’ül Dikevi… Yıllar önce rahmetli olan dede Süleyman Görgün, yine yıllar önce ölen eşi Zehra Nene. Kucaklarda torunlar: Ahmet ve Sermin. Şaban Amca ve rahmetli eşi Perihan Teyze. Ki ölmüşler hiçbir yere gitmezler, onlar hayatımızın hep bir yerlerindedirler. Diğer fotoğraf ise bir aile hatırası yine: Şaban, Perihan, Ahmet, Sermin, Yusuf, Mehmet, Ali( ama Domdom Ali) ve Seyfi Görgün (yani Sifon Seyfi). Sıralama bu. İrfan henüz doğmamış. Domdom gibi bir ağabeyi olduğunu henüz bilmiyor. Bu keyfin farkında değil.

Sevgili Görgüngil, hep var olun emi..

çilek tadı

I

kadınlar çilek topladı

kızıl elleri sonra ay doğarken yürüyüp kayboldular

portakal bahçesi suluyordum/ unutamadığım bir andı

çilek tarlasına girdim…

kayboldum…

“Rüyamda bir sandık vardı/ içinde bir eşarp gördüm”

ilerleyince daha karanlığa

ipek bir mendil buldum

bir iğne oyası bir şal gümüş saplı bir ayna buldum

sandık içindeydim düşte kayboldum

/yürüdük göl kıyısına/

II

çın çın çın diye açıldı işlemeli sandıklar

kokulu sabunlar içinde,

birkaç mil, gömleklik kumaş bir eşarpta saklı saçlar

kefenden önce kesilmiş/ sandıklar öttü çın çın

kadınlar bir anıya ağladılar

ölüm, adını yazmış gözlerine

boncuklar, bir makas, bir eldiven-gelinlikten kalan-

açılınca bir bir…/ birkaç parça hayat

havlular, terlikler, renk renk düğmeler/

ilk fotoğrafı büyük kızın/ karakalem kendi resmi

duvarda bir mermi izi-o vakitler çocuktum-

portakal bahçesi suluyordum/ kan olmuştu hafızam

çilek tarlalarına kaçtım

bir düşteydim, sandık içinde kayboldum

/göle doğru mu yürümüştük/

mektup var

Categories: yüzler | 1 Comment

Bende Akkapılıyım, uzaklardan kalbim yıllardır “Akkapı Akkapı” diye çarpar…
Bende daha fazla resim ve kişilerle ilgili aktivelerle ilgili haberler almak istiyorum… Çiçek Durağı… Bakkal Özcan Abi: ))


Bu güzel siteye, hazırlayan, emeği geçen, ayrıca sahip çıkan sevgili okurlarımıza çok teşekkür ediyorum…
Bu kadar güzel anlatılırdı Akkapı… Biraz geniş acıdan bakıp, Akkapı’da yasayanları, övüneceğimiz alışkanlıklarımızı, birbirimize bağlılığımız; birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için olduğumuzu…
Uzun bir geçmişe rağmen aslında benliğimizden hiçbir şey kaybetmediğimizi de anlatımlara alır isek çok sevinirim… Ayrıca biraz daha resim olursa, bizim de uzaklardan hasret giderebilme sansımız olurdu… Unutulmayacak isimlerimiz var Akkapı’da; mesela (Kasap Hasan Abi Allah rahmet eylesin) Gururla andığımız isimler… Bence Akkapı’nın her kösesi bir efsanedir… Akkapılıların ne derece demokrat bir toplum olduğumuzu güzel yazılarla anlatmalıyız… Siteyi çok sevdim çok güzel düşünmüşsünüz ellerinize kollarınıza sağlık… Devamlı takip edeceğim… Basarılar./ Deniz Kökbaş

Editörün Notu: İlginize ve desteğinize teşekkürler. Sitemiz henüz yeni. Önümüzde uzun yıllar var ve bu süre içinde hedefimiz Akkapı’nın tüm inceliklerine, ayrıntılarına, insanlarına, güzelliklerine… yer vermektir. Bu arada bir beklentimiz var; yazı ve fotoğraflarla okurlarımızdan destektir bu. Bu sitede Akkapı’ya dair bir şeyleri paylaşmak isteyen herkese sayfalarımız açıktır. Sevgiler…

İletişim için: poe.14@hotmail.com

taş caddenin yanışı/2

 

nasıl da geçti yıllar

değişip bitiverdi her şey

tozlu yollarında Akkapı’nın

sıcak bir günüydü ağustosun

neler anlattı yine taş caddenin yanışı

 

tahta pencereli bir ahşap ev

nasıldı orda güz akşamları

masanın başında hep kağıtlarla,

günlüklerle, kederlerle…

“sahi, siz o yıllara ne derdiniz?”

 

yıllardır uykum var

uyumadım yıllardır

düşlerimden korkarım

bir uyuyayım/ ağlarım 

taş caddenin yanışı/1

duyar mısın daha bilmem tulumbanın sesini

altındaydı hani dut ağacının

topraktı yol çamurla boğuşurduk kış boyu

koklar mısın pencereden giren zeytin dallarını

ne çabuk geçti değil mi yıllar

aklım ıslak toprak kokusunda hala

dönmüşsün ya çok zaman önce

gittiğin o uzak yerden

ayak yalın sırtındaydı çantan mutlu gibiydin

sokağa girerken duydun haberi

onuydu ağustosun

öldü dediler anlayamadın hala

anımsar mısın eski yılbaşılarını

komşu bahçeden çaldığın

yılın ilk portakallarını

iki arkadaş

1985 senesi filan. Akkapı’da bir oymacı atölyesi. Melih, Fikret, Semih, Sifon Seyfi, Domdom Ali… aynı tezgahın etrafında çalışılırdı. Delikanlılık yılları, derdimiz o güne dairdi. Hayat hakiki yüzünü henüz bize göstermemişti.

Önceleri Müslüm Babayı sonraları hem Müslüm Babayı hem de Ahmet Kaya’yı dinleyerek geçen günler, haftalar, seneler… Bu iki ayrı tarz bizim isyankar ruhumuzda gayet güzel ve uyumlu bir biçimde birleşmişti.

 Dönüp bakınca, her anı ayrı bir güzellikte zamanlar geçirmişiz meğer, demekten kendimizi alamıyoruz. Belki bu, artık güvenli bir liman olmuş geçmişe sıradan bir özlemdir. Olsun, adını ne koyarsanız koyun, mazi denen kaybolmuş zamanın büyülü bir rengi vardır ve o renk çok güzeldir, veya bir vakit sonra güzel görünür…

Meğer hayat, yalnızca yaşadığımız günden ibaret değilmiş ve onun bir de zalim bir yüzü varmış. Sonra sonra anladık. Anladığımızda Semih dönmemek üzere gitmişti 1991′in Temmuzunda.

Derken hayat daha da zalimleşti, delikanlılık günleri bir hayal oldu. Geçim derdi Melih’i ve Fikret’i gurbet kuşu yaptı. Melih yıllarca Arabistan çöllerinde çalıştı birçoğumuz gibi veya birçoğumuzun yakını gibi. Fikret Almanya’ya gitti ve dönmedi.

Bu fotoğraftakiler 1985 senesinin Melih ve Fikret’idir ( ona Raki Balboa da derdik.). Bize kayıp bir zamandan bakıyorlar, artık unuttuğumuz bir şeyleri düşünerek.

1973

Gülsen ve Sadık. Yıl 1973. Bir akraba düğününe gidilecek. Bu fotoğraf o düğün öncesinden. Ve işte 35 yıl sonrasında şu sanal elemde paylaşılıyor bu güzel fotoğraf.

Sadık Bey yıllar önce rahmetli oldu. Gülsen Hanım, eski İhtiyarı Durağı karşısındaki küçük evinde yaşıyor şimdi.

akkapıspor’dan haberler

Mahallemizin güzide takımı Akkapıspor yazın da boş durmuyor. Antrenör Razık Uzunağaç gözetiminde çalışan takımımız geleceğin futbolcularını arıyor. Biraz klişe bir laf oldu değil mi? Ama hakikaten öyle. Gittik gördük ve de fotoğrafladık. Onlarca futbolcu adayı genç sıkı bir çalışmaya girmiş, o büyülü meşin yuvarlağın peşinden koşuyordu.

Akkapıspor’un amatör liglerde 7 kategoride mücadele ettiğini ifade eden Razık Hocamız, bu 7 kategorideki tüm oyuncularımızın mahallenin-çevrenin çocuklarından seçildiğini belirtti.

Bu pratik uygulama “amatör takımların, kendi yağıyla kavrulma” zorunlu tercihinin bir neticesidir. Aslında her amatör kulüpte olan da budur; çevrendeki futbolcu adaylarını belirle, onları yetiştir-eğit, sonra da profesyonel futbolculuğa bilinçli sporcular olarak yönelt.

Gayet güzel olan kendi tesisinde çalışmalarına yaz futbol okuluyla da devam eden Akkapıspor, bu anlamda geleceğine güvenle bakıyor.

İşte size çalışmalardan fotoğraflar.

Kıran kırana mücadelelerde şık kareler de yakaladık: ))

Biz vaktiyle böyle çim sahalarda oynamak için “yoz”a gitmek zorunda kalırdık. Şimdi mahallenin içinde her şey. Ne güzel…

..neşemiz yerinde…

…yazarın da dediği gibi “gölgede ve güneşte futbol”… ama hep futbol…keyifle ve sportmence…kazanmak için her şeyin mübah olmadığı bir futbol…

mekan

Kaskas’ın yeri uzun zamandır oturup muhabbet ettiğimiz, neredeyse, tek mekandır. Akşamdan gecenin ilerleyen saatlerine kadar oturulur, tatlı sohbetler edilir. Zaten burası hemen hemen hiç boş durmaz. Kaskas’ın divanında farklı saatlerde farklı müdavimler görmek mümkündür. İşte soldan sağa: Metin, Razık ve Kaskas. Yaşayan Efsane Kaskas: ))

Bu arada fonda reklamımızı da yapmışız. Hay Allah.

akkapı/2

Eski Değirmen Durağını geçince, hatta geçmeden yanı başında Oduncu Enver’in evi vardı, hala var. İlerisinde Akkapı’nın eski evlerinden biri heybetiyle duruyordu, ne yazık ki o da zamana direnemedi ve gitti: Fikriye Teyzenin eviydi. Birkaç adım gidince Vırgilin muhiti başlardı. Evlerin arkasında bahçeler, tarlalar, sulama havuzları…

Çocukluk ne büyük ve ne güzel bir ülkeydi. Sınırı yok, zamanı yok, derdi yok…Murathan Mungan’ın dediği gibi:” biz büyüdük ve kirlendi dünya.”  Neyse, sol tarafta Akkapı İlkokuluna yakın bir yerde biten uzun hendek ve bunun arkasında Çerçinin bahçesi… efsane çocukluğumuzun mekanları, sonsuz sandığımız ağaç denizi; hurmalar, narlar, incirler, şeftaliler, yenidünyalar, erikler, kaysılar, elmalar, tabi ki portakallar, mandalinalar, limonlar, turunçlar, derken dardağanlar, kamışlarla dardağan savaşları, yine bu bahçenin ortasındaki sulama havuzu, (daha önce bahsetmiştik bu havuzdan), Ahmet Amcanın bizi kovalayan sesi… Sonra mevsimine göre kulle oynamalar, fırıldak çevirmeler ( şimdi bunlara misket ve topaç desem bana gülersiniz biliyorum fazlaca kibar bulup. Öyle olur gerçekten. Çünkü bizin burada kulle kulledir, fırıldak da fırıldak.) uçurtmalar, ama her zaman futbol maçları… Sonra erkenden giden arkadaşımız Semih… Gidip de dönmeyen hayatlar… (Devam edecek…)

Not: Sizin de onlarca hatıranız ve hikayeniz var Akkapıya dair, biliyoruz. Yazın bize, bunları bu sayfada paylaşalım. (Yorum bölümüne kaydederseniz onları ana sayfaya taşırız.)

kuzenler

Categories: yüzler | No Comments

Eylül ve Zülal. Kuzenler. Eylül, hem Adanaidmanyurdu Bayan Futbol takımının hem de bayan milli takımımızın önemli futbolcularından. Müthiş golcü. Hakikaten. Oynadığı her takımın en değerli gol silahı. Akkapı’dan…

Oynayıp da gol atmadığı maç yok gibi. Onu daha iyi yerlerde görmek dileğiyle…

çerko

Çerko. Mahallenin efsane isimlerindendi. Dönemin Akkapılıları onu çok iyi hatırlar. 60 model chavrolet dolmuşuyla unutulmazlar arasına girmişti. Çerko’nun özelliği ortalama 5 kişilik bir otomobile yaklaşık 15 kişi bindirebilmesiydi. O zamanların ulaşım koşulları içinde bu yoğunluk elzem bir şeydi. Gençler değilse bile orta yaş ve üzeri bu durumu çok iyi hatırlar.

Bir gün trafik polisinin onu durdurduğu, onca insanı bir arabaya sığdırabilmesine şaşırdığı, yolcuları indirip tekrar bindirebilmesi durumunda Çerko’ya ceza yazmayacağını söylediği, Çerko’nun da bu vaad sonunda polise de bir yer yarattığı rivayet edilir.

75 senesinde Çerko ve eşi bir trafik kazasında rahmetli oldu.

Asıl adı mı? Bilmiyoruz. O, Çerko’ydu… Bu yeterdi…

geçmişten bugüne akkapı

Categories: tarihçe | 1 Comment

1400’lü yıllarda küçük bir oba niteliğinde, yerleşim birimi olan Akkapı Mahallesi daha sonraki yıllarda, yine Dağlıoğlu ismini alacak olan, küçük bir yerleşim birimine de oba ismi konulunca, Akkapı Mahallesi büyük oba ismini almış ve bu obalar “Büyük Oba Muhtarlığı” adı altında köy statüsüne girmiş. (Daha önce mahallemizin bir bölümüne Çandıroğlu ismi de verilmiş.) Zaten o yıllarda Adana sadece Tepebağ ve çevresinden oluşuyormuş ki bu kuruluş Ramazanoğulları tarafından oluşturulmuş yerleşim merkezi konumundaymış. Büyük Oba Muhtarlığı, belediye sınırları dışında köy statüsü konumunda olan mahallemiz, cumhuriyetin kuruluşundan sonra belediye sınırına alınarak mahalle statüsüne kavuşturulmuş ve büyük bir çiftlik evinin kapısının beyaz boyalı olmasından esinlenerek Akkapı adını almış. Akkapı Mahallesi sakinleri, daha önce çiftlik, hayvancılık, toprak işçiliği (ırgatlık) ile geçimlerini sağlarmış. Mahalle halkını uzun yıllar yol, iletişim araçları gibi medeni ihtiyaçlardan yoksun bir yaşam sürdürmek zorunda kalmış. Ayrıca okul olmadığı gibi çocukların şehir merkezindeki okullara gönderme imkânından mahrum kalmış, ancak uzun yıllar sonra okula kavuşabilmiş.

Akkapı sakinleri sosyal adalet ilkesine bağlı, sevecen, hoşgörülü ve adil yapısı ile yaşam sürdürmüşler. Halkımız Birinci Dünya Savaşında Yemen, Çanakkale ve Sakarya gibi cephelerde bir hayli şehit verdiği, Fransız İşgali (Kaç Kaç Devri) sırasında Akkapı ve yöresine Fransız işgalcileri girme cesaretini gösteremediği biliniyor. Bu yöre aile reisleri tarafından organize edilen çeteler kurulmuş ve Adana’nın kurtuluşunda büyük katkıları olmuştur. Bu devirde Adana merkezinde ikamet eden birçok aile Akkapı Mahallesine göç etmiş, burada barındırılmış Fransızların işgali sonuçlanana kadar kalmışlar ayrıca tüm ihtiyaçları Akkapı halkı tarafından karşılanmıştır. Bu sürecin sonunda Akkapı halkı birçok alanda ve özellikle eğitim alanında çaba göstererek hayli aşama kaydetmiş. 1928 yılına kadar mahallemizin küçük bir odasında devletin nezareti altında Arapça eğitim veriliyormuş.

Yaşanan yokluk ve sefalete karşın Şeyh Nasır Boğa, kendi avlusunda bulunan büyük bir hangarı okul yapılmak üzere Milli Eğitime tahsis etmiş. Bunun üzerine Milli Eğitim bu okula bir öğretmen göndermiş. Okul, bir arada 1.2.3. sınıf olarak eğitime başlamış, ancak 1934 yılında yıkılmaya mahkûm olan bu binayı takiben halk Yusuf Onursalın iki katlı konağını kiralamış. 1935–1936 yıllarında eğitime burada devam edilmiş. 1937 – 1938 yıllarında Mahmut Nedim Boğa kendi evini ücretsiz tahsis ederek öğretime bu evde devam edilmiş. Aynı süreçte ise Adanalı eski aileler, Arap Alevileri Atatürk’e şikâyet etmişler. Bunun üzerine Atatürk, zamanın Balıkesir milletvekili Ahmet Süreyya Bey’i Adana’ya göndermiş. Ahmet Süreyya Bey Adana’da bir süre kalmış ve Arap Alevi halkı ile tanışmış, birçok insana ilgi göstermiş. Bu süre içinde edindiği bilgileri rapor halinde Atatürk’e sunmuş ve bunun üzerine Atatürk; zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Bey’i yanına alarak Adana’ya gelmiş. Burada bir toplantı düzenlemiş. Şikâyetçi olan ve Arap Alevi halkı ile görüşmüş. Şikâyet eden kişilere hitaben “sizler Arap halkından ne istiyorsunuz? Neden bu halkı şikâyet ediyorsunuz?” diye sorularını sormuş. Aldığı cevap ise “ Efendim; bunlar Arapça konuşuyor, Türkçe bilmiyorlar.”dır. Bunun üzerine Atatürk, Arapça konuşan mahalle ve köylerdeki mevcut okul sayısını öğrenmek istemiş. Aldığı cevap ise olumsuzdur; yani Arap halkının yerleşim yerleri olan köyler ve mahallelerde okul yoktur. Bunun üzerine; “Siz kaç okul açmışsınızda onalar Türkçe öğrenmemiş” der ve bu konuşmadan sonra “Arap Alevilerinin her mahalle ve köylerine okul yapacaksınız” emrini vermiş. Bu gelişmelerin ardından devlet Akkapı İlkokulu’nu inşa etmiş ve öğrenciler yeni yapılan bu okula taşınmış. Öğretim 5. sınıfa kadar yükseltilmiş. İşte Arap Alevilerinin yaşadıkları yerlerdeki okullar ve dolayısıyla Akkapı İlkokulu ( Şimdiki adıyla Şehit Kemal Yüzgeç İlköğretim Okulu ) bu gelişmelerin ürünüdür.

1957 yılında yetersiz kalan Akkapı İlkokulunu takviye etmek, her çocuğa okuma imkânı sağlamak amacıyla halkın dayanışması ve Milli Eğitim‘ in katkısı ile Cemil Nardalı İlkokulu kurulur ve öğretime başlanır. Burada yetişen geçlerin katkısıyla 1965 yılında ‘Adana Halkevi’ ne bağlı bir halk odası kurulmuş, bu oda 1967 yılında Akkapı Halkevi aşamasına getirilmiştir. Akkapı Halk Odası ve takiben Akkapı Halkevi gençlerin yetişmesinde çok yararlı olmuş, bugün Akkapı ve çevresinde üniversiteden mezun olan birçok gencin yetişmesinde emeği geçmiştir. Yol, su, elektrik olmayan mahallemize yine mahalle halkı dönüşümlü olarak günde dört saat ücretsiz çalışarak, şu an hayal bile edilemeyen bir katkı sağlamış, bu dayanışma sayesinde şimdi Şeyh Cemil ( Saydam CD. ) caddesi 1946 da hendekler açılarak toprak yolu yükseltilmiş ve stabilize döşenmiştir. Elektrik ancak 1946 – 1950 yıllarında ana caddeye getirilmiş ve zaman içinde günümüzdeki halini almıştır. Şehir suyu ve kanalizasyon 1975’li yıllarda yapılmış, 1976 yılında yol betonlanmıştır.

İlk olarak Halkevi binasında 1968 yılında P.T.T. ve Sağlık Müdürlüğüne bağlı Ana- Çocuk sağlık ocağı binaları yapılarak hizmete sunulmuştur. Şimdiki Sağlık ocağının yeri eski ve kullanılmayan mezarlık idi. Belediyeden Sağlık Bakanlığına tahsisi yaptırılmış olup 1982 yılında inşaat bitirilmiş ve hizmete sunulmuştur. Ayrıca şu anda inşaatı devam eden meslek lisesi arsası Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait iken Milli Eğitim Bakanlığına devri sağlanmıştır.

Not: Okuduğunuz bilgiler sözlü bilgilere dayanmaktadır. Katkılarından dolayı Sayın Süleyman Akkapulu ve Sayın Süleyman Özgentürk’ e teşekkür ederiz.

Kaynak: AKKÜLTÜR KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ YIL: 1 SAYI: 1 NİSAN –MAYIS

 

pazar sabahı

Categories: sokaklar | 1 Comment

Akkapı’da kimi pazar sabahları bu resimdeki gibi geçer. Evin avlusunda, sokakta veya evin civarında uygun bir yerde toplanılır ailece, uzakta olanlar varsa gelir, belki akşama doğru bir mangal yakılır, yakınken uzak olanlar hasret giderir ve bir pazar günü ertesi günün hafif sıkıntısının başlamasıyla biter.

İşte Ali Dayı, Okan ve Özkan bir pazar sabahı keyfinin hazırlığında.

arapça-türkçe arakesiti/1/

Categories: tarihçe | No Comments

Arapça-Türkçe Arakesiti

Eser Ördem

Arakesit, bu çalışmada bir toplumun Arapçadan Türkçeye geçişi esnasında Arapça ve Türkçe arasında kalan üç nesli tanımlarken kullanılacaktır. Arakesit kavramının literatürde daha çok sözdizim-anlambilim arakesiti çalışmalarında kullanıldığı görülmektedir. Bu çalışmada ise leksikon-çekim ekleri arakesiti olarak kullanılacaktır. Çünkü bu çalışma, leksikonun konuşucularda çok iyi bir düzeyde olmasına rağmen, leksikona eklenen çekim eklerinin kullanılması esnasında bazı zorluklar yaşandığını göstermektedir, böylece leksikon-çekim ekleri, arakesitin yaşandığı bir dönemi vurgulamak için arakesit kavramı kullanılmıştır.

Bu çalışma 1700’lı yılların sonlarında Suriye’den Türkiye’ye göç eden Nusayri toplumunun Türkçe konuşma dil özelliklerine genel bir bakışı içermektedir. Çalışma Adana’nın güneyinde yer alan Akkapı beldesinde yaşayan ana dili Arapça olan konuşucuları içermektedir. Akkapı toplumu içerisinde, bireyler kendi aralarında büyük oranda Arapça konuşmaktadır. Çalışmaya 1920, 1930, 1940 yıllarında doğmuş 60 yaş üstü 10 kişi katılmıştır ve her bir katılımcı en az bir saat gündelik yaşam hakkında konuşmuştur.

Katılımcılar

Sayı

1

1920 doğumlular

4

2

1930 doğumlular

3

3

1940 doğumlular

3

Konuşmalar Philips dijital ses kayıt cihazı ile kaydedilmiştir. Gündelik yaşamda daha çok Arapça konuşma eğilimi olduğu için, katılımcıların Türkçe konuşması yönlendirilmiştir. Katılımcılar Akkapı’nın tarihi, yaşam hikâyeleri, aile üyeleri, toplumun değişen özellikleri gibi konularda konuşmuşlardır. 1920, 1930 ve 1940 yıllarında doğup yaşamakta olan bu üç nesil, 1950 sonrası gelen neslin Standard Türkçeye geçişinde ara dönemi oluşturmaktadır. Bu üç nesil ara süreci oluşturduğu için dil kullanımı ve edinimi açısından kritik bir öneme sahiptir. Yapılan çalışma göstermiştir ki 3 nesil aracılığı ile Arap toplumu bu gün büyük oranda standart Türkiye Türkçesi konuşma aşamasına gelmiştir ve yeni nesillerle birlikte Arapça yerini büyük oranda Türkçeye bırakmaktadır. Bu makale Arap toplumundaki kritik dönem yaşayan üç nesil üzerinde duracaktır. 1920, 1930 ve 1940’larda doğmuş olan Arap dili konuşucuları Türkçeyi büyük oranda çocuklarından ve torunlarından öğrenerek kelime hazinesi bakımından çok iyi bir düzeyde olmalarına rağmen, Türkçenin belli dilbilgisel özelliklerini hiçbir zaman tam anlamıyla edinemeden yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Böylece denilebilir ki üç nesil leksikon bakımından belirgin bir zorluk çekmemekte ve gündelik yaşamda bildirişimi sağlayacak leksikon hazinesine sahiptirler. Durum aşağıdaki tabloda daha iyi görülebilir:

Nesiller

Yaş aralığı

Arapça

Anlama Konuşma

Türkçe

Anlama Konuşma

Okuryazarlık

1920–1930

Akıcı

Akıcı

Zayıf

Zayıf

Okuryazar değil

1930–1940

Akıcı

Akıcı

Kabul edilebilir

Kabul edilebilir

Okuryazar değil/ilkokul

1940–1950

Akıcı

Akıcı

Akıcı

Kabul edilebilir

Okuryazar değil/ilkokul

Türkçe sondan eklemeli bir dil olduğu için, Türkçede bu ekler büyük oranda eksiltmeli olarak konuşulmuştur. Genel olarak bakıldığında şu tür kullanımlar göz önüne çarpmaktadır:

1. Kişi zamirleri genel olarak eksiltili kullanılmaktadır

Ben eve gitti

Biz yemek yedi

2. İsmin halleri olan çekim ekleri genelde doğru olarak kullanılmamaktadır

Beni git dedi

Bahçeden oturuyordu

3. Tamlayan tamlanan ilişkisinde genelde takısız isim tamlaması kullanılmaktadır

Bahçe ürünü biz topladı, sonra sattı ona

Adamın arkadaş çağırdı, yardım etti bize

4. Karmaşık cümle kurmaya yarayan çekim ekleri, özellikle de isim cümlecikleri, nerdeyse hiç kullanılmamaktadır

Gördü ben baba geldi, bir şey demedi Amman.

Okul gider ben çalışkandı çok şükür

5. Kelime birleşimleri bazen hatalı olarak seçilmektedir

Ben yıkanma yaptı

Tamir yaptı bu kapı

6. Arapça söz diziminin Türkçeye çok büyük etkisi vardır çünkü genelde cümleler devrik olarak kullanılmaktadır

Gitti ben bahçeye, etti yardım bana

Bağladı orda bir ağaç

7. Arapça konuşma esnasında Türkçeden birçok kelime alınmış olup bu Türkçe kelimeler Arapça ekler ile çekimlenmektedir

Çantayat getir

Telefoneyn var benim

1950 sonrası nesillerde ise Türkçe eklerde nerdeyse hiçbir sorun yaşanmamakta ve akıcı bir Türkçe konuşulmaktadır. Fakat 1950 öncesi 3 nesil gerçek anlamda standart Türkçeyi konuşamamış ve standart Türkçenin konuşulması için büyük oranda en az üç neslin geçmesi beklenmiştir.

Literatürde genel olarak 4 grup çekim eklerini oluşturmada, kullanmada ya da edinmede zorluklar yaşamaktadır. Bunlar, dil bozukluğu olan çocuklar (Leonard and Deevy, 2006) , karma dil ve melez dil (McWhorter, 2001) konuşanlar, ikinci dil öğrenen çocuklar, ikinci dili öğrenen yetişkinlerdir. Bu gruplar çoğunlukla leksikonu edinmede, kullanmada ciddi bir sorun yaşamamasına rağmen, çekim eklerini kullanmada çok ciddi zorluklar yaşamaktadırlar. Dilbilimsel olarak bakıldığında çocuklar gerektiği kadar dile maruz kaldığında 6 yaşına kadar yetişkine yakın bir konuşma sergileyebilmektedir. Konstrüksiyon (Goldberg,1995) gramer anlayışına göre çocuğun dili edinmesi modüler, özerk, bağımsız bir yapıyı gerektirmemektedir çünkü dil genel bilişsel yapı içerisinde öğrenilmektedir, kademeli olarak öğrenilir, sık kullanılan yapılar çocuk tarafından daha çok kullanılır ve dil otonom bir sisteme sahip değildir. Dil, diğer bilişsel özellikler de olduğu gibi genel bilişsel bir kapasitedir. Dilin diğer bilişsel etkinliklerden bir farkı yoktur. Diğer yandan modüler yapıyı savunan dilbilim teorisi ( Chomsky, 1966)dilin özerk, bağımsız olduğunu ve diğer bilişsel yapılarla hiçbir ilişkisi olmadığını savunmaktadırlar. Şimdi konstrüksiyon dilbilgisine göre dil modüler olmayan bir yapıya sahiptir, zamanla ortaya çıkar, girdinin miktarı çok önemlidir, girdi ile çıktı arasında bir ilişki vardır. Eğer çocuk dile gerektiği kadar maruz kalırsa dili öğrenecektir. Bu iki teoride de bir paradoksla karşı karşıyayız. Birincisi konstrüksiyon gramerin dediği gibi girdi ile çıktı arasında bir ilgileşim varsa Arap toplumunun yetişkinleri üç nesil boyunca çok yoğun Türkçeye maruz kalmasına rağmen Türkçedeki çekim eklerini edinemeden yaşamamalarının ve en önemlisi Türkçedeki çekim eklerinin kural haline getirememelerinin fakat daha çok Arapça çekimli Türkçe leksikon ya da Türkçe çekim eklerini eksiltili olarak kullanmaktadırlar. İkinci teoriye bakılırsa çocuktaki her dilsel olgu modülerdir (Chomsky, 1966) ve dilin belli bir dönemde edinilmesi gerekiyor çünkü belli bir dönemden sonra çocuk artık dili kural haline getiremiyor. İkinci teoriye bakıldığında Arap toplumundaki yetişkinlerin dili edinememesi doğal sayılabilir çünkü Arap toplumundaki yetişkinler artık kritik dönemi geçmiş bulunmaktadırlar fakat bu tamamen modüler denen yapıya bağlanıp bağlanamayacağı sorusu büyük önem taşımaktadır. Bu durumda son dönemde ortaya çıkan hafızanın rolünü önplana çıkaran nörobiyolojik model (Ullman, 2001) daha tatmin edici bir cevap vermektedir. Bu teoriye göre, temelde iki türlü hafıza vardır: Bildirsel ve işlemsel. Bildirsel hafıza kendi arasında ikiye ayrılmaktadır; anlamsal ve anısal bellek. Bildirsel bellek daha çok leksikonu içinde bulundururken, işlemsel hafıza daha çok araba sürme ,gitar kullanmayı öğrenme gibi motor faaliyetleri ve becerileri edinmede yardımcı olmaktadır. Dilin dilbilgisel kuralları da benzer şekilde işlemsel bellek aracılığı ile kural haline gelip otomatik şekilde üretime geçmektedir ve bir süre sonra bu işlem bilinçsiz şekilde yerine getirilir. Fakat bildirsel bellek sadece leksikonu değil, belli oranda kuralları da olduğu gibi içine alabilir ve konuşucu doğrudan oradan sanki bir leksikonmuş gibi ekleri çağırabilir. Hatta bildirsel bellek olabildiğince kural yapma işlevini bile belli oranda üstlenebilir. Böylece denilebilir ki Arap konuşucuları gündelik yaşamda büyük oranda girdi almasına rağmen, doğal ortamdaki çocuklar gibi edinememelerinin nedeni nörobiyolojik işlev açıklamalarıyla temelde iki farklı hafıza türüne bağlanabilir. Böylece dilin modülerliği sorusu farklı bir şekilde sorgulanmaya tabii tutulabilir. Arap toplumundaki yetişkinlerin leksikonu öğrenip, çekim eklerini öğrenememeleri modüler bir yapıya değil de işlemsel hafızaya bağlanabilir (Ullman 2001). Çünkü yetişkin Arap konuşucuları Türkçe leksikonu hafızalarında tutabilirken, çekim eklerini doğru bir şekilde kullanamamaları modüler yapıdan ziyade farklı bir hafıza türüne gönderme yapmaktadır. Leksikon daha çok bildirsel hafızada tutulur ve muhtemelen Arap konuşucuları bildirsel hafızadan hatırlayarak konuşmaktadır.

Toplumsal açıdan bakıldığında ise, bir dilden başka bir dile geçiş 40-50 yıl gibi bir süreci kapsamaktadır ve aslında bu bir dil değişim sürecidir ve başka dilden ödünç alınan leksikonlar, eklerin kullanımı, anlam değişimleri, pragmatik, sözdiziminin dönüşümü gibi dilbilimsel olgulara sistematik bir şekilde bakılarak değişimin aşamaları daha detaylı bir şekilde incelenebilir. Böylece bu tür çalışmalar, dil edinimi, dil transferi, tipoloji, diller arası etkileşim ve dil değişimi gibi çalışmalara büyük katkıda bulunabilir.

Referanslar

Chomsky, Noam. (1966). Cartesian Linguistics. New York: Harper and Row

Goldberg, Adele E. (1995) Constructions. A Construction Grammar Approach to Argument Structure. Chicago: Chicago University Press.

Leonard, L.B., & Deevy, P. (2006). Cognitive and linguistic issues in the study of children with specific language impairment. In Matthew, J. Traxler and Morton Ann Gernsbacher (eds.), Hanbook of Psycholinguistics (pp.1143-1173), London: Academic Press

McWhorter, J.H. (2001). The world’s simplest grammars are creole grammars. Linguistic Typology, 5, 125-166

Ulllman, Michael T. (2001). The neural basis of lexicon and grammar in first and second language: the declarative/procedural model. Bilingualism: Language and cognition, 4 (1), 105-122.

sessizlik 4

yüzüme dokundu parmaklarınız gece yarısı

bir akşamda kaybolmayı düşlerken yağmur yağdı

ne dolaşır damarlarımda böyle

bir roman kahramanı olmayı kurarken yağmur yağdı

elim parmaklarım tanımaz artık yüzümü

ayrılığın geçici olduğunu sanırken yağmur yağdı

yağmur yağdı siz yoktunuz ben öldüm

ölümün ayrılığına ağlarken yağmur yağdı

durdurdum saatimi takvimi ters çevirdim

ben her yerde bir yabancıyken yağmur yağdı

uzun yolculuklardan tek döndüm yalnızdım

yolların vatanım olduğunu anladım yağmur yağdı

sessizlik 3

ölmüşler her zaman buradadır,

hiçbir yere gitmezler

sabaha kadar yağmur yağmıştı. Sağanakta yüzünü

görmüşlerdi. Ağlıyordu, diyorlardı. Sabaha kadar, kapının

çalmasını bekledim. Turuncu gecede ayışığı olmuştum.

Yaşlılar, ölü bir kızın taş sokaktan beyaz giysilerle

geçişini anlatırlardı ya da anlatacaklardı çocuklara,

delikanlılara, genç kızlara ölmüş bir aşkın hikayesini

ya da bir aşkın değil de mağlup hayatların. Kimse

hiçbir şey anlamayacaktı. Oysa uzayınca işte gece

terk edilmiş bir Akkapı’nın yollarından unutulmuş bir şarkı

duyulurdu. Ama tanıdık şarkılar. Sabaha kadar at

arabalarının sesini dinledi. Hiçbir zaman tam uyanamamış.

Hazin hayatlar, eksik hikâyeler çok uzaklarda biter,

turuncu akşamlar biter. Bir başına biter.

 

yakında

Categories: tarihçe | No Comments

Çok yakında akkapi.net olarak önemli bir makaleyi yayımlayacağız: “Arapça-Türkçe Arakesidi”…

Münih Üniversitesi Doktora Öğrencisi Eser Ördem, 1920-1930-1940 yıllarında doğmuş “Arap Konuşucuların”  Türkçeyi kullanma becerileri üzerine yaptığı bu incelemeyi en yakın zamanda bizlerle paylaşacaktır.

Araştırmacımız, amacını “Arapçadan  Türkçeye geçişi dilbilimsel olarak örneklerle saptamak” olarak belirtmiştir.

sessizlik 2

 

birinde adımları saklı ölü gölgelerin

terlikleri yaşlı kadınların toza bulanmış

birkaç kadeh akşam sohbetleri

birinde yükü onca anının ölümün

yaranın ağrısı senelerin yolların

ayrılıkların sokak ki kardeşi

bendeki kederin

elinde birkaç kuruş

kaybolmuş gitmiş avuntusu elinden

tutmuş kışa çıkmış duruvermiş

bakakalmış… keder ki birinde

sokak kavgasında vurulmuş

yığılıp kalmış kanı akmış birinde

karanlıkta bir çıkmaza sapmış

 

aynı kadını sevmiş… ben ve onlar

ki keder ve sokak bana ağyar

birinde aşk bana küsmüş

birinde kaçmış keder, yollara düşmüş

hiç başlamamış bitmiş…

Akkapı sokaklarında kaybolmuş gitmiş…

 

sessizlik 1

Avluda çamaşır ipleri gerili, bir ağaçtan bir
ağaca. Bir adam rakısından alıyor.
Bir kadın merdivenlerden iniyor. Bahçenin ortalarından
köpek sesleri geliyor. Merdivenin altında uyuklayan
köpek kulaklarını dikiyor; ama kalkmaya niyetli
değil. Bir rüzgar sofadan avludan geçiyor. İpleri
sallıyor, ağaçlar arasında yitip gidiyor.
Elektrik yeni gelmiş. Sokak lambaları henüz yok.
Sofada sarı bir ışık, büyük odada… Mutfakta
gaz lambası, radyoda hüzünlü bir şarkı… Şarkının
hüznünü yeni yeni anladım. Belki anlar gibi oldum.

Şimdi sokak lambaları.. . Tulumbanın yerinde
bir musluk… Gaz lambaları hiç yok. Köpek sesleri
yine duyuluyor ya, uyuklayan köpek çoktan ölmüş.
Çamaşırlar dama asılıyor. Televizyonda açılış cıngılı…
Her şey darmadağınık. Art arda anımsadığım bunlar,
bir kapının eşiğinde. Ne garip bir hikaye bu; sarı ışık, mahzun şarkı…
ölmüş köpek… dut ağacı…

bir ev, bir kadın…

Categories: evler | 2 Comments

  Şu fotoğraf için kederli bir hikaye veya ömrümüze dair bir şiir yazabiliriz. Bu, bizi anlatacak bir şey olurdu. Ama fotoğrafın kendisi bir hikaye olmuş bile. Yalnızlığın hikayesi… Bir canlı tarihin hikayesi…Akkapı’dan tanıdık bir resmin hikayesi…Belki art arda gidenlerin, geride bir başına kalanların hikayesi…

Orada bir tulumba var, önünde bir teneke. Hala kullanılıyor anlaşılan. Veya bir eski zamandan kalmış buluşmadır, hatır sorma…Karşısında da bir musluk… iki ayrı hayatın simgesi olabilecek nesneler ve ayrı ayrı yerlerden bakıyorlar birbirlerine.

Sofada uyuklayan iki kedi. Yaşlı bir ev ve yaşlı bir kadına, mutlak huzurun konukları; kim bilir belki de artık ev sahipleri.

İşte ömrümüzün sureti; bir kadın, bir sofa, bir musluk, bir tulumba, sofada iki kedi, binlerce hatıra binlerce hatıra binlerce hatıra…

(Fotoğraflar için Mehmet Ali’ye teşekkürler.)

ahşap evin sofasında

sarhoş ağlamaları duyulur kimi sonbahar akşamları

bahçelerden, çilek tarlalarından

ya da anılarını anlatan halanın

kederidir dağılan

yağmurlu bulutlar telaşlandırırken, gün daha da kısadır

o vakitlerdeki delikanlılar şimdi her vakit içiyorlar rakıyı

daha yağlı bedenler daha az saç…

kabullenilmeyen bir ortayaş…

sinemalara kaçak giden genç kız

şimdi ellilerini sürüyor hala ağlar okudukça kerime nadir’i

“sen gelin geldiğinde ben beşinci sınıftım yenge”

o küçük kız işte kırk sekiz yaşında

bulacağı yoncanın düşlerini gerçekleştireceğine inanır hala

yastığının altında dilek taşları hala çocuk bir kadın

hiç çocuğu olmamış

“ne istersin, diye sorsalardı….”

ağlamamak için güldü

“eski evin avlusunda oynamak…”

bir şey daha vardı istediği; ama unutmuştu

hepimiz unutmuştuk

uzayınca, gece bir hikaye anlatır…

kendi başına

yıllar sonra da akkapı’da bir taş sokağın sonunda

uykularda diner derin acılar (hazin yaşamlar)

derken, kırmızı akşamlarda

vakitsiz ölümlerin şarkısı başlar…


akkapı (1)

Şehrin güneyindedir Akkapı, biraz da batısına doğru bakar. Girşinde hemen sağda Zıraat var(dı). Ekilip biçilen bir alan(dı). Eski Çeltik Durağından devamla İhtiyari, sonra Berberler ve nihayetinde Değirmen Durağına kadar gecenin karanlığında kasvetli bir yol… Çocukluğumuzun kış akşamlarında özellikle, eve yaya dönüşlerde, bir korku tüneli olurdu o Zıraat yolu. Sonra arkadaşlarla birbirimizi daha çok korkutmak için veya bir cesaret oyununda kendimize mühim roller biçmek için, Zıraat yoluna dair hikayeler uydururduk ve bu hikayelere zamanla biz de inanırdık.

Zıraatın Değirmen Durağıyla birleştiği noktada kuzeye, Dağlıoğlu‘na doğru giden bir başka yol daha vardı; kasvetli, kenarlarında kamışlar, karanlık, civar evlerin hiddetli köpekleri ve saireleriyle bu yol bizim çocuk alemlerimizin bir başka kabusu olurdu. Oradan rüyalarımızda bile geçemezdik. Kendimizden kuşkulanıp, yahu yalnız bizde mi bu tırsakilik, diye bir duygu yoklaması yaptığımızda sonra, civardaki yaşıtlarımızın da benzer hisler yaşadığını öğrenmiş ve vaziyeti kurtardığımıza sevinmiştik. Korku işte, yarattığımız canavarlara hepimiz inanmıştık o sihirli dünyalarımızda.

Akkapı Adana’nın güneyine düşer ve hafiften başını kaldırır batıya bakar. Etrafında kendine benzeyen mahalleler vardır; kaderleri ve kederleri ortak insanlar…Havuzlubahçe, Dağlıoğlu, Eskibey, Mıdık, Hadırlı…Sonra köyler başlar, tarlalar, bahçeler…onca hayat…

akkapı’da birkaç hayat

zeytin ağacının altında birkaç çocuk

yağmur yağıyor

yaz ortasında bir mahcubiyet

yaşlı köpek silkeler tüylerini

teklifsiz gelir ayak uçlarıma

sofanın altına birkaç çukur…

birine çömlekler gömülür – peynir dolu

diğerlerine zeytin yaprağı, çöl rüzgarı, deniz tuzu

bize bakar portakal dalları

biraz toprağa, belki köpeğe, bazen zeytine

omzumda mecrefe bahçeden dönerim yıllar sonra

birkaç tavuk, bir asma altı, bir babaanne

gölgesine bakıyor zeytin ağacı

birkaç ayak izi orada -eski –

yağmurdan kaçmış yaşlı köpek

ne olduğunu anlamazsın

sonra sonra bir sokak, birkaç ağıt, birkaç çocuk

biraz ölüm, biraz sabah

yağmur yağar, yağmur yağar

eski dosta sonra sonra

rüzgar çıkar, gün mü uzar, eksilir mi hayat

hamide nene

                                                                                                                                                                                   Hamide Nene ve torunu Şadi. 1970′ler. 103 sene ömür sürmüş Hamide Nene. Tanık olduklarını dinleyip kaydetmek vardı… Şimi onun torununun torununu gördüğümüzde bu güçlü genin devam ettiğini fark edebiliyoruz. Yaşlılar ölürken bir tarihi de beraberlerinde götürüyorlar. Ama onların ölümleri, hazin bir biçimde, sukunetle ve terk edimiş bir hisle kabullenilir.

açıklama

Categories: sesler | 8 Comments

Sitemize girişlerde sorunlar yaşandığını okurlarımız fırsat buldukça dile getiriyordu. Bu yüzden bazı düzenlemelere gittik. Örneğin sunucumuzu değiştirdik. Bu yüzden süreçte bazı aksamalar oldu. En kısa zamanda eski tempomuzla yazamaya devam edeceğiz. Sevgiler. Akkapi.net/org

ya bu çocuklar