Münire ve Safiye
Tarih: eski bir zaman
Sokaklar , insanlar ve Akkapi…
AKKAPISPOR YAZ OKULU
FUTBOL KAYITLARI BAŞLAMIŞTIR.
1994-2000 doğumlular kayıt yaptırabilirler.
Başlama tarihi:
1 Temmuz 2009
irtibat telefonu: 361 37 99
Razık Hoca: 0544 795 02 03
Bahar temizliği zamanıdır şimdi evlerde. Yağmurlar durulmuş, camlar korkmadan silinir hale gelmiştir. Annelerin emeği boşa girmeyecektir çamurlu damlalardan.
Avlular hazırdır akşam oturmalarına, hafta sonları kahvaltıya, gecelere kadar sohbetlere veya.
Dut ağacının altında yaşlıların tavla eğlenceleri, sokak boyunca sıcağa aldırmadan koşuşturan çocuklar, düzenlenen küçük bahçeler; nane, maydanoz, tere için tarhlar, sulanmaya hazırlanan portakal bahçeleri, gurbet kuşlarının tatil zamanlarının başlaması, damlarda kameriyeler, cibinlikliklerin naftalin kokularıyla dönmesi, tablaları mevsim sebze ve meyveleriyle daha da renklenmiş seyyar satıcıların seyrü seferi, kırk yıldır fıstıklı, susamlı ezme satan adam, Kaskas’ın dükkanının önünde akşamlamalar, sonra şarkının dediği gibi, rakılı akşamlar gün batımları… hepsi kendi başına bazen eşsiz, bazen monoton ama çoğu zaman samimi bir fotoğraf verir Akkapı’ya dair.
Bu, ne güzel bir şeydir…
MERHABA
AKKAPILI DEĞİLİM, ADANALI DA DEĞİLİM.
ADANA’DA ÇOK KISA BİR SÜRE BULUNDUM.
BİR ARKADAŞIM AKKAPILI. BİR ŞEKİLDE BU SİTEYE RASTLADIM.
ETKİLENDİM.
BİR YERİN ŞİİRLE İFADESİ BÖYLESİNE SADE VE SAMİMİ NASIL OLABİLİR.
BAŞTAN SONA HÜZÜN,..
ANLADIM Kİ BU SİTEYİ HAZIRLAYANLAR, MAHALLELERİNİ, KÜLTÜRLERİNİ, HATIRALARINI BİR BAŞKA SEVİYORLAR.
ARADA SIRADA GİRİYORUM SİTENİZE, HİÇ TANIMADIĞIM İNSANLARIN FOTOĞRAFLARINA BAKIYORUM, ZAMANI KARIŞTIRIYORUM…
SİZİ TEBRİK EDERİM..
SAYGILAR…
Serra
————-
Güzel sözleriniz ve ilginiz için teşekkür ediyoruz.
akkapi.net
Akkapı’da sokaklarda, avlularda, bahçelerde
ince bir çizgidir yağmur
sizi alır ömrünüzün sınırına götürür
sınırın bir yanında olağan hayat vardır
öte yanında düşler, çocukluk zamanları, gençlik yılları, hayaller, hiç bitmeyen umutlar vardır
bir eski zaman rüyası vardır
tadı kendinde saklı
Akkapı’da, portakal bahçelerinde, tahta sofada bir eski zaman şarkısıdır yağmur…
akkapı portakal ağaçlarına bakar
asmalar, dutlar, yeni dünyalar
sulama kanalını geçince eski pamuk tarlaları karşılar
köylere giden köylerden gelen at arabaları
ırgatlar, sarı sıcak, zalim sıtma
akkapı bir yanıyla geçmiş zamanların efkarına bakar,
orada hala taştır yollar ve tahta tekerlekli at arabaları geceyi bölerek gider
yazlık sinemanın “karteleleri” geçer gözlerimizin önünden bir hayal gibi hiç olmamış yaşanmamış gibi geçer gider
siyah önlükleriyle akkapı ilkokulundan cemil nardalıdan öğrenciler gider, bir zamanlar çocuk olan anneler babalar, ölü arkadaşlar bir sis olur gider geçer
oradan daf gelir gider
akkapı ömrümüze bakar
bir başına bakar
eski bir dost gibi koca bir ömrün hatralarıyla, vefayla bakar…
ve kırılan bir aynadır zaman
ki her parçacığından tek tek ömrümüzün süretine bakar…
Yusuf İçin
Bu şiir Yusuf ölmeden yaklaşık iki yıl önce Yusuf için yazılmıştı. Kaskas’ın önünde oturuyorduk. Şiirin yazılması orada başlamıştı. Farkında olmadan demek ki Yusuf’un (bir anlamda) ölümü yazılmıştı.
Yalnızlıktan
Bir telefon çaldı şimdi yalnızlıktan
Bir aşk ki kederi yalnızlık burcunda
Bir aşk,
Ah,
Aynı sokaklarda bir sürgün.
Bir hayat ki tozlu yollarında yalınayak bir koşu
Şıh Muhsin bakkalından Çiçek durağına
Belki burada ben, belki
Domdom Ali
Sonra bir telefon eski günlerden
Pusu Yusuf
Bir aşk, bir yalnızlık, bir acı…
Hayat, kimsesizliğini sınayan bir korkudur
“Ölümden öte köyü” olmayan
Şurada bir yerlerde bir bilet bulsam
Yazlık Akkapı Sinemasına
Daf’a tek yolcu ben
Domdom Ali veya Pusu Yusuf
Ya da bir telefon geç kalmış bir aşktan
Bir bilet daha bulsam
Delikanlılığa belki çocukluğa
Yağmalanmamış bir Ekim sabahına
Bana yeni bir hayat şuradan
Veya Ali’ye
Ya da bir aşk vaktinde gelen bir tren gibi sakin
Bir yalnızlık daha, kederlisinden, Yusuf’a
“Pususu yalnız kendine kurulu bir kimsesizlik”
Bana ya bir bilet şuradan
Portakal bahçelerinde, Yoz’da, sulama kanallarında
Bir Pazar günü veya
Ya da bırakın bir nergis kokusunda bitsin gün
Suçiçekleri gibi bir aşk aksın gitsin
Bana, Ali’ye, Yusuf’a
Sonra…
Bırakın bitsin.
Not: Bu şiir Akkültür’ün Temmuz 2001 tarihli 7. sayısında yayımlanmıştı.
“bir ağaçtı amcam”
Bir gün gölgesiyle gitti
Toprak evin tahta merdivenlerinde
Birer çocuk biz bir vakitler.
Akşamları portakal bahçelerinden bir hayatta
Günbatımında bir siluet
“bir kasket, bir şalvar, bir ceket”
Küçücük bir dünyada kocaman bir hayat…
Çıkagelirdi bir masal dünyasından akşamlar.
Akşamlar portakal çiçeği kokardı…
Şimdi bir incir ağacının yerinde,
Zeytinler, asmalar altında
Yanı başında kendi eliyle diktiklerinin,
Gölgesi taş sokakta, zeytinlerde, portakal bahçesinde, işte asmada
Ama amcam,
Bir akşam gölgesiyle gitti
–küçük halamın dediği gibi-
Önünde sonunda
“aslında uzun bir rüyaydı yaşamak…”
Ve
Bitti…
Pazar sabahları daha erken kalkılırdı. Uyku da neymiş. Erkenden Şıh Muhsin’den veya Ahmet Amca’dan zeytin akmek alınırdı, kahvaltıya temel katık. Evin bahçesindeki işler yapılırdı; yaban otlarını yolma, çiçekleri sulama vs… Futbol oynamaya gitme derdindeki dünyamız bu gereksiz(!) işleri algılamazdı, sevmezdi:)
Sonra işler bitince ver elini okul bahçesi veya belli, seyip, Mıdık sahası ya da berberlerin sahası, yoz… Bize top oynayacak yer mi yok: Pusu Yusuf, Cik Hüseyin, Can, İbo, Tekin, Tufan, Garip, Fikret, Domdom Ali, Sifon Seyfi, Yılmaz, Bedri gelirdi Havuzlubahçe’den, Atilla, Semih, Melih, Erdal, Temin, Ertan, kilosundan dolayı kaleye giren veya ofsaytta bekleyen Suntay, Hakan, Hayati…yazlık Akkapı sinemasının arkasındaki arsada oynadığımız o iddialı maçlar. Asker Bilal’in kahvesindeki müşterilerin oyunu bırakıp o enfes maçları izlemesi, Asker Bilal’in bu işe biraz bozulması…
Akkapı’da bir pazar günü böyle başlar ve anlattığım gibi biterdi bizim küçük, dertsiz tasasız dünyamızda.
Şimdi zıraatın oradan Çiçek durağına doğru yürümeye başlasak
O güzelim zamanlarda kalmış senelerin birkaç dakikasına rastlar mıyız
Yusuf’a, Semih’e ah çok uzaklara gidenlere, varken kaybolmuşlara,
gol oldu olmadı kavgalarına,
kulle oynamalarına, kasnaklılara
kederi kendinde saklı bir pazar akşamına…
Bir parça portakal kabuğu avucumda
Geçmişe bir bilet…
Çerçi’nin bahçesindeki havuz,
Ceviz ağacının altında serseri çocukluğumuz,
Dardağan ağaçlarında bir savaş,
Yanık buğday tarlalarında futbol,
Portakal bahçelerinde biten gün…
Sonbaharda seyircisi azalan yazlık sinema,
Şıh Muhsin bakkalında tahta kanepe,
Unutmaya başladığımız şarkılar,
Ah, büyüyen yalnızlık
Sonra sonra,
Daha kırılgan hayatlar, sonra sonra…
Akkapıspor: 3 / Yumurtalık: 0
Adana’da 1.amatör kümenin sonlarına geliniyor. Şampiyonluk mücadeleleri de kızıştı buna göre. İşte bu maçlardan biri: Akkapıspor-Yumurtalık Belediyespor. Akkapı bu maçı alırsa şampiyonluk son haftanın üç puanına kalacak. Adanaspor’un eski futbolcularından Razık’ın çalıştırdığı Akkapıspor her iki yarıda attığı gollerle maçı almayı bildi ve son 90 dakikaya kaldı.
Goller: Ersin 2 ve Emir’den geldi. Akkapıspor’a şampiyonluk yolunda başarılar diliyoruz.
Tribünde kimler yoktu; Ata, Ertan, Erdinç Birbiri üçlüsü; ünlü futbolcumuz Cik Hüseyin, İbo; Kadir, Kenan kardeşler, Toros’un oğlu küçük Toros da oradaydı: )) İşte maçtan ve tribünden birkaç kare.


Rüzgârın Getirdiği
Rüzgâr eser, kuru portakal yaprakları şöyle bir savrulurdu. Asma yaprakları bu rüzgârdan daha çok etkilenirdi. Kuruduktan sonra dağılmaya hazır bu yapraklar küçük parçalara ayrılarak ağaçların arasında, merdivenlerde, toprak evin sofasında yok olmaya giderdi. Sonra bir toz bulutu oluşurdu sokakta. Toprak gözlerimize girerdi.
Yenge, hala, anne, abla yeni yıkanmış çamaşırları kurtarmak için tonlarca tozu taşıyan zalim rüzgârdan önce davranmaya çalışırlardı. Çoğu zaman başarısız olurlardı. Toz yapışıverirdi nemli giysilere. Pencereler çarpmasın diye kancalanır; sofadaki minderler, örtüler, kilimler hemen kaldırılırdı. Yengem biricik radyosunun üzerine daha büyük bir örtü hatta bazen şalını bırakırdı zarifçe.
Böyle bir rüzgâr belki birkaç günlük yoldan iyice sararmış, kenarları eprimiş bir gazete sayfasını, hayır ancak bir parçasını alıp toprak evin sofasına bırakmıştı. Nenem, annem, küçük halam, yengem bu gazete parçasının başında toplanmışlardı. Küçük halam ilk kez bir gazete parçası görüyormuş gibi onu özenle yerden almıştı. Davetsiz de olsa bir konuktu o anda. Kâğıdı öyle inceliyordu.
Bir iki yazı başlığı okumuştu. Diğerlerinin ilgisi dağılmıştı bile bu konuk parçasına. Sonra sayfanın altında bir çerçeve içindeki habere ilişmişti gözü. Bir kitap kapağıydı bu. Üzerinde güzel bir kadın resmi altında da bir yazı.
Abla kız, demişti küçük halam. Bak, Nilgün filme çekilecekmiş. Büyük halam o romanı bir zamanlar okumuş olmanın ve bundan alınan keyfin tadıyla gülümsemişti. Ya öyle mi, demekle yetinmişti. Bana da sonra unutacağım, “büyük halamla bu roman arasındaki ilginin ne olduğu merakı” kalmıştı.
Yıllar sonra Nilgün’ü okuduğumda o zamanlarda kalmış bir ilgi aramış ama hiçbir iz bulamamıştım. Depreşen merakımla küçük halama Nilgün’ü, gazete parçasını sormuş halamın o ana dair hiçbir şey hatırlamadığını anlamıştım.
Sonra rüzgâr dinmişti. Sofa temizlendi. Çamaşırlar durulandı, asıldı. Akşam oldu. Amcam, babam işten döndü. Yemek yine sofada yendi. Radyoda haberler dinlendi, beraber ve solo şarkılar. Uyumaya yakın gecenin son programı vardı bizim için: “Bir Roman Bir Hikâye” Fonda enfes bir müzikle sunucu duyuruyu yaptı. Bu akşam Refik Halit Karay’ın Nilgün adlı romanını okumaya başlayacağız…
Halalarım birbirine bakmıştı. Hayatta ne garip anlar var gibisinden gülümsemişlerdi. O arada rüzgâr pencerenin tahta kanatlarına bir iki dokunmuştu. Ben romanın daha ikinci cümlesinde uyuyakalmıştım. Nilgün’se bir aşkın girdaplarında kaybolmaya başlamıştı.
Öyle derdik, Toprak Ev. Ortak hafıza onu öyle kişileştirmiş ve özelleştirmişti. Adana’nın batı tarafındaki mahallelerde, işte Akkapı’da, Mıdık’ta, Hadırlı’da daha ötelerde köylerde benzerlerini çokça görebileceğiniz bir binaydı.
Hayalimde, daha doğrusu çocuk hafızamda ince uzun bir ev olarak duruyor. İki ayrı sofası vardı. Biri batıya diğeri doğuya düşüyordu. Her iki sofa da güneye, portakal bahçesine bakıyordu. Birbirine yapışmış iki ayrı ev gibiydi. Doğu tarafında amca çocukları otururdu. Batı tarafında biz, babaannem, halalar, kuzenler… Bizim odanın alt katında bir odacıkta amcam ve yengem yaşardı. Zemininde çiçekli bir halı hatırlıyorum. Bordo renkler, motifler… Bir de radyo, oradan aklımda kalan tek şarkı “yalan dünya yalan imiş” diye bitiyordu.
Banyo, tuvalet dışarıdaydı. Dışarıdaki o mekân çocukluğumun en büyük kâbusuydu. Gece olunca ötesi kara bir ormana dönüşen tuvalet. Bu korku yetmezmiş gibi, o çocuk halimizi dehşete daha beter düşüren oyunlar, kandırmacalar; dardağan ağacının oradaki siluet, sulama motorunun üzerindeki hayal, pencereden bakan bir çift göz, perdelerin durup dururken titremesi… Kendimizi kendi tuzağımıza düşürdüğümüz hain oyunlardı tüm bunlar.
Toprak Ev’in önündeki portakal bahçesi gündüzleri bizim oyun cennetimizdi. Civarda tek tük evlerdeki yaşıtlarımız yani ilk arkadaşlar, çocukluk arkadaşları, kardeşler, kuzenler için her mevsim bir şekilde meyvesi olan (portakal, mandalina, erik, kayısı, şeftali, hurma, incir, üzüm, nar, bir ara muz, yenidünya, dardağan, armut, elma…) bu bahçe aynı zamanda çeşitli bölgelerini paylaştığımız bir ülkeydi. Herkesin kendi hükümranlığını ilan ettiği, küçük devletlerden oluşan bir özel coğrafya. Benim krallığım sulama motoru civarına düşüyordu. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz o sulama havuzu içine damından atladığımız bir yüzme havuzuydu bize göre (hakikaten öyle zannediyorduk. Motorun damından o bir avuç yere atlamaya elbette korkardık. Hay Allah, hala duran o havuza(!) şimdi bakıyorum da… çok küçükmüş be: )).

Toprak evde yaşadığımız yıllar bir hayal oldu gitti. Gerçekten yaşadığımıza asla emin olamadığımız günler… bir rüya mıydı, ayıramadığımız zamanlar… ve böylece kalan hikayeler, “Toprak Ev hikayeleri”…(devam edecek…)
Ali Cem Gül
Seyfi ve Semih marul tarlasında. kireçleme yapıyorladı galiba. Sene 1977 civarı.
Bir çocukluk işi gibi duruyor. Eğlencesindeler onlar.
Semih yıllar önce gitti. Bahsetmiştik.
Seyfi, ortayaşa doğru gidiyor. Delikanlılık çağı bir masal oldu, unutuldu.
Ne demişti şarkı,
“Mecnun Kerem boşa yanmış, aşk ve vefa yalan imiş
yalan dünya, yalan imiş”
Fotoğrafın arkasında şöyle bir not:
“Sevgili arkadaşım Ali Avni’ye,
cansız hayalim hatıra olsun,
hayat biter, dostluklar kalır…”
*
Yaşar Kemal bir romanına şöyle başlar:
“O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler.”
İşte o iyi insanlardan biriydi Cahit Boğa, ölümsüz hatıralarda!
Hani denir ya, ölüm ilk elden iyileri alır…
Yıllar önce gidenlerden…
“Ölüm bir kuru bedeni alır, ama hatıralara ne yapabilir ki…”
Madem kebaptan bahsettik o zaman Ege kardeşimizi de anmak zorundayız, evet zorundayız. O yaşta bir kebap eksperidir, ona standartların dışında bir kebap yediremezsiniz. Aslında söylenenlere göre kebap dışında bir şey yediremezsiniz. Ege, ona inanıyoruz.

Diğer karede ise ekürisi Arda. Onu anlatamayız. Hani denir ya “yaşamak lazım”, öyle bir durum.
Seviyoruz bu ikiliyi, müthiş kuzenler onlar…
Tatil akşamlarının vazgeçilmezidir mangal. Herkes kendince sürer bu keyfi. İşte Can Kapıcıoğlu da mangalı belli bir tarzla yakanlardan biri.
( Bu arada Can’ın gençlik fotoğrafını da biraz aşağıda görebilirsiniz, yılların nasıl geçtiğine de tanık olursunuz ayrıca.)

Sonra “Peki, şişlemeyi nasıl öğrendin?” diye sorduk.
“Bir Adanalının genlerinde var bu işler.” dedi.
Eyvallah dedik:))
“Mangal, insanı hayata bağlıyor.” diyor Can şakayla karışık.
Biz de afiyet olsun diyoruz o zaman.
Bayram bahanedir şimdi
birbirine uzak kalan yakınlar buluşur,
birlikteyken ayrı olmanın hasreti dindirilir,
arkadaşlar görüşür,
vakitsiz gidenler ziyaret edilir,
bir şenlik gibi ama aslında akıp giden zamanı daha derinden fark etmenin kederiyle geçer bir bayram daha. Gün biter ışık solar, çünkü bilirsin ki sevdiklerinle buluşmak yine bir başka bayrama…
…sonra Semih gitti,
bir kuşun kanadının en kıymeti tüyünün düşüşü gibi gitti.
Bizi hayatla yüzleştirerek gitti,
ölümün bir hakikat olduğunu anlatarak gitti.
Delikanlılık çağını bitirerek gitti.
Artık acı çeken koca adamlardık.
Biliyorduk, bundan böyle babalar, anneler, kardeşler, en yakın arkadaşlar da böyle gidecekti.
Biz acılarımızla kalacaktık…
Sonbahar olunca Akkapı daha bir kederli olur, kararır taş cadde sokaklar tenhalaşır. Evlerine çekilir Meryem ana, Binnaz, Şerife hala, Necmiye abla. Tavla oyunları güneşli hafta sonlarına saklanır, ama yağmursa bir sofa bulunur sığınılacak. Sonbahar olunca, yavaş yavaş üşütür portakal bahçelerinin serinliği. Olsaydı, son seanslarını yapardı yazlık sinema.
Son gurbet kuşları da dönmüştür işte acı vatana. Akkapı’nın hasreti oralara da vurmuştur ince ince. Sonbahar olunca daha pusludur ayışığı, yıldız kayar göremezsin, dilekler unutulmuştur zaten çoktan.
Kendi hikayelerini sessizce yazadurur Akkapı, hem yalnız hem mahzun, hem uzak sonbahar olunca…
1950′lerin Adana’sından bir fotoğraf.
Neresi olabilir, Bankalar Caddesinden inerken Cemal Gürsel Caddesinin köşesinde Ziraat Bankasının bir binası var. Ona benzettik arkadaki yapıyı. Bilemiyoruz…
Akkapı’dan İbrahim Tabakan (soldaki) ve bir arkadaşı. İbrahim Tabakan 2005 Ekiminde rahmetli oldu. Yanındaki arkadaşının kim olduğunu öğrenemedik çevreden. Ama işte öyle bir şeydir hayat; “bir zamanlar ben de vardım ve o yollarda, sokaklardaydım. Şimdi adımı bile bulamazlar resmimden…”
Ey hayat…
En savunmasız halimizde çekerler ya fotoğraflarımızı, sonra kalır onlar. Kıyamazsın da yırtıp atmaya ve işte böyle gelirler karşına sanal alemde. Her an bir fotoğrafınız düşebilir elimize böyle kullanırız aleyhinize:)) demedi demeyin:))
Soldan sağa: Selçuk, Vehbi, Yasemin…
Not: Yollayın güzel fotoğraflarınızı burada paylaşalım.
Sevgili Akkapılılar
Akkapı’da bir süredir ses kayıt cihazı ile Arapça ve Türkçe kayıtlar yapıp düzenli bir arşiv oluşturmaya çalışıyorum. Fakat daha zengin bir arşiv için kamera, ses kayıt cihazı olanlar ya da bu iki cihazı olmayanlar düzenli günlük tutarak arşivin zengin ve güçlü olmasına yardımcı olabilirler. Ayrıca dil tespit çalışması için de sizlere anket verilecek ve bu anketleri ailelere uygulanacaktır; böylece Akkapı toplumunun dil konusunda son durumu ortaya çıkmış olacaktır. Tüm bunlar ortak bir çalışma ile daha kısa sürede yapılabilir. En kritik dönem ve önce ulaşmamız gerekenler 1920 – 1930 kuşaklarıdır çünkü bu kuşağın sayısı epey azalmıştır.
Bilindiği üzere dil bir kültürün en önemli unsurlarındandır. Kültür fotograflarda, şiirlerde ve farklı şekillerde bellekte tutulabilir. Fakat yapacağımız bu dil çalışması ile birlikte toplumumuzun belleklerde daha kalıcı olmasını sağlayabiliriz. Özellikle son yıllarda yetişen kuşağın Arapçadan tamamen kopması bu çalışmanın daha da hızlandırılmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla Arapça ve Türkçe arşivin kurulmasına yardımcı olmak isteyen arkadaşlarla düzenli aralıklarla ortaklaşa belirleyeceğimiz bir yerde toplanıp sizlere bu konuda önce bilgi verilecek, daha sonra da arşiv oluşturma işlemlerine başlanacaktır. İlgilenen arkadaşlar akkapi.net’teki yorum bölümüne cevap yazabilirler. Sizlerden cevapları almaya başladıktan sonra sizlere tarih, gün ve saat bildirerek ilk buluşmamızı gerçekleştireceğiz.
ESER ÖRDEM
İletişim
Email: eserordem@gmail.com
Cep: 538 789 0090
Birileri bu ufaklıkları (ufaklık dediklerimizin de şimdi en küçüğü galiba 20 yaşında:)) dizmiş oraya Daltonlar gibi. Galiba bir de emir vermiş “esas duruşa geçin” diye… Alper, İbrahim, Selçuk ve Yasemin (kuzenler) bir hatıradan bakıyorlar bize…
(o hınzır gülüşten Selçuk’un bu emri pek takmadığı, birazdan da koyvereceği anlaşılıyor ya, bilemiyoruz devamını. Selçuk Amerika’dan yazarsa bize öğreniriz:)) Oo yee Selçuk efendi!
Şöyle yazmış Avni Aksüt bu fotoğrafın arkasına 1953 Nisanında:
“Kardeşim,
sana ölümsüz bir hatıra…
Ömrümüz canım, şüphesiz, alemde olmaz payidar,
Bari resmim bulunsun sizlere yadigar.
Belki devran-ı felek vakfeder cismimiz,
al da bair bak, benzer mi bana resmimiz*
Göderen, kardeşin Avni Aksüt.”
İşte geçmiş onca sene, şimdi 2008′in Eylülü, geçmiş ömrümüz silinir olmuş cismimiz…
Günümüzün koşullarında bu tarz bir sulama daha çok su ve emek israfıdır. Yeni sulama teknikleri daha işlevsel görünüyor. Yeraltı su kaynaklarının korunması açısından da önemli bir uygulamadır.
Ama işte bu sulama motorları (daha önce de yazdığımız gibi) bizim kuşağın çocukluğunun en önemli yaz eğlencesiydi. Orada, yani bu fotoğraflarda geçmiş güzel zamanların sihri saklıdır. Bu anlamda bizim için ayrı bir önemdedir sulama motorları.
Bu günlerde Akkapı’nın portakal bahçelerinde ve civardaki bahçelerde benzer kareler görmek mümkün. Ve o bahçelerin çocukları da belleklerine şimdi farkında olmadan güzel anıları bu yolla kaydetmektedirler.
Sokaklarında Akkapı’nın, avlusuna evlerin çamaşır asar kadınlar. İki ağaç arasına gerili iplere asılır çamaşırlar kendilerine has bir düzenle. Balkon demirlerine asılır, damlara ama illa ki dışarıya asılır çamaşırlar. Güneşe doyar.
Hele ilkbaharsa mevsim portakal çiçeklerinin kokusu karışır güneşe. Saksılardaki çiçeklerin kokuları siner. O çamaşırlara annelerin ömürleri karışır, siner.
“Gurbet kuşlarını kimse anlamadı! Ne acılarını duydular ne akıttıkları gözyaşlarını gördüler. Arka arka sevdiklerini görmeden koklamadan kaybettiler, anlamadılar acılarını! Gurbet değil onlara bu acıyı veren, anlamayanlardır!
Büyük hasretle uçtular hep gurbet kuşları yanlarınıza, hüzünle geri döndüler, anlamadınız! Onlar hep yalnızdılar!
Onları kimseler anlamadı!
Yeri geldi tek, tek sevdiklerini, saydıklarını, büyüklerini ve küçüklerini kaybettiler görmeden, koklamadan, okşamadan yeri geldi beklemediler uğurlamadan mezara gömdüler, onları kimseler anlamadı!
Onlara acıyı veren gurbet değil, anlamayanlar!
Gurbet kuşları onlar, hep ağladılar ve ağlıyorlar! Anlamıyorsunuz!”
“Şirin”den…
Koşmuş oda oda aramış küçük kız, uzun bir ayrılıktan ve özlemden sonra, boynuna nasıl sarılacağını kendisini nasıl öpeceğini taa uçaktayken düslemis, ama bulamamış ve görememiş. Küçük kıza o artik yok demişler küçücük akli anlamamış!
Küçük kız içindeki büyük özlemin büyük acısını hala çekermiş!
unutmadım……………..
Yaşlı asmama iyi bakarsanız yeşerir canlanır ve filizlenir dallarını kırmayın!!!
Asmama iyi bakin
“Sara”dan…
Akkapı’da bir sokakta tavla oyunu. Baba ve oğul, Süleyman amca ve Uğur, sıkı bir maç yapıyor. Galibi bilmiyoruz. Ama bu foto anında baba, oğulu fena hırpalıyor gibiydi. Zaten pulların konumu da ona işaret ediyor. Ee, usta olmak zaman ister bu oyunda, talih bir iki parti güler: ))
Tavla oynanır da seyircisiz olur mu? Olmaz tabi. Konu komşu, hısım akraba bu mücadeleye her daim müdahildir. Bu anlar hiç eksik olmasın…
Bu fotoğraftan birileri veya bir askere uğurlanıyor. Buradaki duruşa göre giden, İrfan . Domdom Ali’nin kardeşi.91′3 devre olabilir. Fotoda başka kimler var bakalım. Ali Denizli var, onun kardeşi Yusuf. Yusuf şimdi Avustralya’da. İbrahim, Temin, Küçük Yusuf var. Dolmuşçu Rufat’ın oğlu da var, Domdom Ali’nin yengesi ve minik yiğeni var. (dikkat ettiyseniz Domdom’u kerteriz noktası olarak aldık:))
Sonuçta her yer gibidir bu anlamda Akkapı. Askere gidenler, yolcu edenler, geride bekleyenler…
Her mahallenin kendine özgü insanları vardır. Yerel olmanın “olmazsa olmaz”larındandır bu ayrıntı. O insanlarla renklenir mekan, sıradanlıktan yine o insanlar kurtarır. Kimisi asabidir, kimisi komiktir, kimisi palavracıdır, kimisi hoş sohbettir, kimisi hakikaten delidir, kimisinin sesi güzeldir falan filan…Bizim Manav Rızkı’mız da sevimlidir, muhabbeti güzeldir, meyveleri lezizdir. Ama bazen asabidir de.
Kimi zaman gazozuna basra oynarız, kaybedeceğine yakın oyunu bozma eğilimindedir: )) Rızkı Ağabey, hürmetler…
İbrahim efkarlıydı biraz, sigarayı bu kez kederle içiyordu. İlhan Berk’in bu şiirini onun derdine derman olsun diye yayımlıyoruz; ama ne kadar gerçekçiyiz, onu bilmiyoruz.
“ne zaman seni düşünsem
bir ceylan su içmeye iner
cayırları büyürken görürüm
her aksam seninle
yeşil bir zeytin tanesi
bir parça mavi deniz
alır beni
seni düşündükçe
gül dikiyorum elimin değdiği yere
atlara su veriyorum
daha bir seviyorum dağları”
Adana’da ve dolayısıyla Akkapı’da da vazgeçilmez içeceklerimizin başında gelir gazoz. Bir zamanlar ne çoktu gazoz markalarımız: Teselli, Zaman, Bade akla ilk gelen gazozlardı. Gerçi Bade ve Zaman hala var. Bir de tablalarda gazoz yapanları unutmamalı. Eski pazarın orada, baharatçıların köşesinde hep duran bir gazozcumuz vardı, harikaydı. Belki oradadır hala, gidip bir bakmalı.
Ki bir yudum gazoz alır bizi çocukluğumuza götürür hala, Akkapı’nın sıcak ve tozlu yollarına…
Yönetmen Zafer Özgentürk’ün Karaisalı’da halk kültürünü koruma amaçlı yapılmış bir müzede çektiği “Medea’nın Ayak İzleri” adlı kısa film, yurt dışında büyük ilgi gördü.
Adana’daki Çukurova Sanat Atölyesi Sinema Grubu olarak 35 kişinin görev yaptığı “Medea’nın Ayak İzleri” adlı kısa film, kısıtlı imkânlarına rağmen büyük ses getirdi. Adana’nın Karaisalı ilçesindeki Orman İşletmesi’ne ait alandaki müzede çekilen film, Sibirya’daki Hakas Uluslararası Kukla Tiyatrosu Festivali’nde gösterime girdi. Dünya halk kültürlerinin tanıtılması, çeşitli sanat dallarının tiyatro sanatı ile kolâjı festivalin temel içeriğiydi. Brezilya, Almanya, Fransa, Danimarka, Avusturya, Avustralya, ABD, İtalya, Polonya, İzlanda, İran, Sibirya gibi ülkelerin katıldığı festivalde, Türkiye ekibinin sergilediği tiyatro oyunu ile aynı adı taşıyan kısa film “Medea’nın Ayak İzleri”, festivalde oyun öncesinde gösterime sunuldu.
Filmin çok kısıtlı imkânlarla oluştuğuna dikkat çeken Özgentürk, “Filmde kadının üzerindeki geleneksel baskı, töre, erkek üstünlüğü gibi sıkıntıları müzikler ve dans figürleriyle işledik. Bu da büyük ilgi gördü. Amacımız kadın sorunlarına eğilmek. Erkek bir yönetmen olarak kadın sorunlarına eğiliyorum. Bu da beni mutlu ediyor. ‘Medea’nın Ayak İzleri’ ile halk kültürünün kadınlar üzerindeki belirleyiciliği karşısında yok olan, kaybolan kadın ömürlerini sinemasal bir dille gerçeklik ve imgesel anlatımı lirik dans ile de birleştirerek coğrafyamızda yaşanan acılara farklı bir yaklaşım gösterdiğimizi düşünüyorum.” dedi.
Başrollerini, oyuncu Hanife Ser, Dilay Yatkın ve köylü iki kadın olan Şadiye Betin, Selma Kaffaroğlu’nun üstlendiği film, zorla evlendirilmeye çalışılan bir genç kızın hislerini, düşüncelerini ve hayallerini konu alıyor. Genç kızın hisleri, beklentileri zaman zaman lirik dans ile anlatılıyor.
Merhaba,
bir önerim olacak siteyi takip eden ilgili arkadaşlara… Yaşlılarımızı bir bir kaybediyoruz… Yetmiş, seksen yaşında çınarlar devriliyor birer birer… Onlarca anı, hikâye ve yaşanmışlık da beraber gömülüyor toprağa yaşlılarımızla…
Hem onların anılarını yaşatmak hem de ortak hafızamız olacak siteyi geliştirmek için röpörtajlar yaparak fotoğraflarıyla, video görüntüleriyle, hikâyelerini belgeleyelim…
Bunun için somut çaba belirleyici olacaktır.
Şimdi kolları sıvamalı, işe başlamalı bir yerden.
Kolaylıklar diliyorum…
Zafer Özgentürk
Bizce giysilerin en önemli unsuru ayakkabılardır. Gömleğinizin, pantolonunuzun, ceketinizin vs ne kadar şık veya kaliteli olduğu o kadar önemli değildir; eğer ayağınızda güzel bir kundura yoksa. Tabi ki bu sadece bir bakıştır, katılmayabilirsiniz. Bunlar yazının girizgahıdır aslında. Burada Akkapı kökenli bir markaya ve dolayısıyla yaratıcılarına yer vereceğiz. Bu marka, TV’de Son Ağa, Kavak Yelleri gibi birçok dizinin de ana sponsorlarından olan KOMÇERO’dur.
Vehbi Usta, küçük bir atölyede başlattığı işini şimdi daha gelişmiş ve kurumsallaşmış bir işletme olarak oğulları Sedat ve Vedat Selek ile sürdürmektedir.
Akkapı, Adana’daki ayakkabıcılığın belli başlı ustalarının yetiştiği bir mahalledir ayrıca. Mobilyacılıkta, kuyumculukta olduğu gibi. Yani Akkapı emeğin ve alınterinin mekanıdır aynı zamanda.
(Baba mesleğini kardeşi Vedat’la sürdüren Sedet Selek.)
Not: Akkapı kökenli markaları, kurumları, işletmeleri, esnafları kısaca tanıtmaya devam edeceğiz.
Neredeyse geleneksel bir spor etkinliğine dönüştü eski ve meşhur adıyla 726 sokakta voleybol oynamak. Bu minik ve taşlı çakıllı sahada kimler oynamadı ki.
Şimdi şu oyunda gördüklerinizin hemen hemen tamamı daha dünyada yoktu burada mahalleli voleybol oynarken, Razık Hoca hariç. Tanıyorsunuz onu, Adanaspor’un eski futbolcularındadır. Şimdi Akkapıspor’u çalıştırıyor. Gençlerle onayınca kendini genç sanıyor: )) O da eski formundan uzak: ))
Şimdi oynayanları tanımıyoruz, soruyoruz, bu kim, şu kim? Cevaplar; Kaskas’ın oğlu, Sami’nin oğlu, Ali Aksüt’un oğlu, Ali Karabulut’un oğlu, Semih’in oğlu…diye devam ediyor.
Şaşırıyoruz, yahu ne zaman evlendiler, ne zaman çocuk yaptılar, bunlar ne zaman büyüdü… Ey hayat… O zaman “oyuna devam…”
Dedik ya Razık Hoca eski günlerinden uzak diye… Hocam, top çizgiler içinde kalacak… Hem o top çizgi dışıydı, üstüne filan da düşmedi. En fazla bağıran, en haklı sayılmıyor. Çocuklara da baskı yapma: ))
Bu arada, maç varsa yorumcusu da vardır, futbol veya voleybol fark etmez… Bakınız, aşağıdaki foto: ))
Akkapı İlkokulu bahçesinin karşısında oturur Görgün Ailesi. Mahallede onlara “Dikevi” de derler; Beyt’ül Dikevi… Yıllar önce rahmetli olan dede Süleyman Görgün, yine yıllar önce ölen eşi Zehra Nene. Kucaklarda torunlar: Ahmet ve Sermin. Şaban Amca ve rahmetli eşi Perihan Teyze. Ki ölmüşler hiçbir yere gitmezler, onlar hayatımızın hep bir yerlerindedirler. Diğer fotoğraf ise bir aile hatırası yine: Şaban, Perihan, Ahmet, Sermin, Yusuf, Mehmet, Ali( ama Domdom Ali) ve Seyfi Görgün (yani Sifon Seyfi). Sıralama bu. İrfan henüz doğmamış. Domdom gibi bir ağabeyi olduğunu henüz bilmiyor. Bu keyfin farkında değil.
Sevgili Görgüngil, hep var olun emi..
I
kadınlar çilek topladı
kızıl elleri sonra ay doğarken yürüyüp kayboldular
portakal bahçesi suluyordum/ unutamadığım bir andı
çilek tarlasına girdim…
kayboldum…
“Rüyamda bir sandık vardı/ içinde bir eşarp gördüm”
ilerleyince daha karanlığa
ipek bir mendil buldum
bir iğne oyası bir şal gümüş saplı bir ayna buldum
sandık içindeydim düşte kayboldum
/yürüdük göl kıyısına/
II
çın çın çın diye açıldı işlemeli sandıklar
kokulu sabunlar içinde,